5 Şubat 2016 Cuma

Mutluluk Üzerine

Biliyorsunuz; arkadaş meclislerinde, çay-kahve muhabbetlerinde sorulan sorulara kısa kısa verdiğimiz cevapların yekününden oluşuyor bu köşede karalanan şeyler. Geçenlerde bir dost “mutluluk nedir” diye oldukça câmi bir soru sordu. Genelde dinlerin, özelde ise felsefe bilim dalının ilgi alanına giren bir konu bu. Tabii sorunun muhatabı biz olunca cevapta beklenen bakış açısı da belli; din.

“Herşey zıddı ile bilinir” kaidesi ile “konuşulan kavramın anlam çerçevesi mutlaka belli olmalıdır ki ortak bir dil açığa çıksın’ hakikatını nazara alarak önce mutluluk ve mutsuzluğun tarifinin yapılması gerekir bu soruya cevap verebilmek için. Aksi takdirde saatlerce konuşulsa, sayfalarca yazılsa havanda su dövülmüş olur.

Objektif, herkesi bağlayan bir mutluluk tarifinin olmadığını ifade ile başlayalım söze. Evet, mutluluk insandan insana, kültürden kültüre değişen bir kavramdır. Soğan-ekmek ile karnını doyuran insan mutludur da, sabah-öğle-akşam hizmetçilerinin hazırladığı kuş sütü eksik sofralara oturan insan mutsuzdur. Fazla örnek israf-ı kelam olur; maksadım anlaşıldı ve herkes tarafından kabul edildi umarım.

Öyleyse herkes kendi mutluluk tarifini kendisi yapacak. Sınırlarını, çerçevesini, mahiyetini bizzat belirleyecek. Nasıl yapacak kişi bunu? İşte bu noktada bir önerim olabilir; insan sürekli maddi-manevi birşeyler elde etmek için koşan, çalışan, çabalayan bir varlıktır. Mutluluğunu ve mutsuzluğunu da ardından koştuğu bu hedeflere ulaşıp-ulaşamaması belirler. Ama şu unutulmamalı; “insanın gözünü kara toprak doyurur” özdeyişinde belirtildiği gibi, insanın elde etmek için ardından koştuğu bu isteklerin ardı-arkası yoktur. Tûl-u emel dediğimiz bu his, Efendimizin beyanlarına göre insanın ömrü tabiisini yani ecelini aşan bir mahiyet sergiler.

İnsan fıtratına ait bu gerçek hatırda tutularak mutluluk tarifinde, yapılacak şey; insanın neye, nelere sahip olduğunu düşünmesi, evvelemirde şarttır. Bu, onu mutluluğa götürecek yeğane yoldur. Yeğane yoldur deme belki iddialı bulunabilir bazılarınca. Ayrı bir müzakere konusu ama benim şahsî hayat tecrübem bana bunu söyletiyor. İnsan neye malik olduğunu düşünmez, bu malikiyetten dolayı Rabbisine şükür ve minnet hisleriyle dolmazsa, hep “hel min mezid; daha yok mu?” diyecektir. Mana aleminde, seyr-i sülûkta makam, mertebe kat etme ise söz konusu olan, buna âmennâ ama aynı şey maddi şeyler için söz konusu olursa buna nankörlük denir.

Devam edelim; işte insanın neye, nelere sahip olduğunu bilmesi, neye ve nelere ihtiyacı olduğunu belirlemesine yardımcı olacaktır. Mevlana’nın zannediyorum; ayakkabısına bağcık almak için çarşıya çıkan kişi yolda ayakkabısız bir dilenci ile karşılaşmış; şükür etmiş haline. İki adım ilerlemiş bu defa ayağı kesik birisi ile yüz yüze gelmiş ve bağcık almadan eve dönüp secdeye kapanmış.

Sözün geldiği bu aşamada şöyle bir tarifte bulunabiliriz; mutluluk, insanın sahip olduğu şeylerin farkında olmasıdır. Mutsuzluk ise neye ihtiyacı olduğunu bilmemesi ve sürekli yeni emeller peşinde koşmasıdır.

Noktalayalım sözlerimizi ve açtığımız bu yoldan içeri girerek herkesin kendi derûnunda kendini tanıma adına yolculuk yapmasına fırsat tanıyalım. Unutmayalım; insan içindeki ateşi söndürmedikten sonra dışındaki ateşi söndüremez. Gönlüne kemend vurmadan, eline, ayağına, gözüne, diline-dudağına söz geçiremez. Gönüldür, insanın âzâlarına hükmeden. Yürektir, eli helala-harama yönlendiren. Kalbtir, ayağı camiye veya meyhaneye götüren. Ne güzel der Efendiler Efendisi, Efendimiz (sas) “İnsan vücûdunda bir et parçası vardır; o düzelirse bütün vücud düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücud ifsâd olur. İyi bilin ki, işte o et parçası; kalbtir.” (Buhârî, İmân, 39) Selim bir kalb isteyelim Allah’tan tıpkı O’nun Rasulünün (sas) O’ndan istediği gibi. Göreceksiniz herşey o zaman kendiliğinden düzelecek.



Ahmet Kurucan

0 yorum

Yorum Gönder