8 Şubat 2016 Pazartesi

Kulvardaki Üç At

Hayatını egonun dar labirentlerinde sürdürenler, ihtiraslarının saikasıyla yöneldikleri her bir koridorun sonunda kaderleri olan inkisarla başbaşa kalmış ve neticede ümitsizliğin temadi psikolojisiyle çaresizlik soluklarının meydana getirdiği hararet atmosferinde cehennemî bir ızdıraba duçar olmuşlardır.

Bunun mukabilinde varlıklarını yaşamadan ziyade yaşatmaya bağlayıp en büyük makam olan rızaya kilitlenenler; O’nun tarafından sevilip, O’nu sevme idealinin asude ikliminde huzur yudumlamış, emniyet soluklamış ve neticede güven ve itimadın yegane temsilcileri haline gelmişlerdir. Onlara bu mevkiyi kazandıran en önemli faktör ise ebedi hayat karşısında bir an-ı seyyale gibi olan dünya hayatına o ölçüde kıymet vermeleri ve maddi-manevi hiçbir beklentiye girmemiş olmalarıdır. Kimseye diyet borcu olmayan, hayatı bir yönüyle istihkar eden bu kudsiler, Hakk’a tevekkülle hayattaki –sıratta ayak bağı olacak– bütün yüklerden kurtulmuş daha Cennet’e girmeden onun esintilerini, –herkesin ümitsizlikten dizlerinin bağının çözüldüğü bir atmosfer içerisinde– duymaya başlamışlardır. Zira gönül dünyasında hep O’nun hoşnutluğunu aramış, O’nu sevdirip sevilmeyi recayla beklemiş bu adanmış ruhlar mefkurelerinin derinliği ölçüsünde iltifata mazhar olmuşlardır. Bu mazhariyet öncelikle gökler ötesinden şöyle ilan edilmiştir: “Onlar öyle bahtiyar yiğitlerdir ki, ne ticaret, ne alışveriş alıkoymaz onları Hakk’ı anmaktan, namaz kılıp zekat vermekten…(nasıl alıkor ki) onlar, kalp ve gözlerinin dehşetle halden hale gireceği bir (müthiş) günün endişesiyle hep korkar dururlar. Allah da onlara, bu hallerine karşılık mükafatların en güzelini verir ve dilediğine (fazlından) daha fazlasını lütfeder. (Nur, 24/37-38)

Efendimiz (s.a.v) de bir hadislerinde adanmış ruhlar ve mazhariyetlerini, hayatın yükü altında ezilip kokuşmaya yüz tutanları ve iradelerini tahribe bağlayıp, esfel-i safilin bataklığında çırpınanları, bir at misaliyle çok veciz ifade etmişlerdir:
“Atlar insana getirdikleri açısından üç türlüdür: At vardır ki bazı adam için sevap getirir, bazı adam için (fakirlik ve ihtiyacına) bir perdedir, bazısının da boynunda bir vebaldir. Atın kendisi için ecir olduğu kimseye gelince o, atını Allah yolunda bağlamıştır ve bağını da bol otlu geniş bir bahçede uzatmıştır. Bu bol otlu bahçeden atın yediği her ot, sahibi için sevaba dönüşür. Atın ipi kopsa da o civarda koşsa, yerde onun bıraktığı gübreleri ve izleri sahibi için sevap olur. Bir de hayvan bir nehre uğrayıp da ondan içerse –sahibi sulamamış olsa bile– bu su da sahibi için hasene olur… Bir kimse de atını övünmek için, riya için veya müslümanlara düşmanlık için bağlarsa, bu hayvan da onun için bir vebaldir”

Evet, kendini Allah’a adamış bir insanın, O’na adanmış bir atın, malın, makamın, “ameller ancak niyete göredir” vizesiyle, Rahmet deryasının sonsuzluğunda yolculuk yapması mümkündür. Uğradıkları her limanda ayrı bir lutfa mazhar olmaları mukadderdir. Niyetinin derinliği ölçüsünde de o mazhariyetin buudunu derinleştirmesi söz konusudur. Ama bunun mukabilinde, hayatı gayesiz-mefkuresiz olarak yalnızca var olma mücadelesi içerisinde sürdüren kimseler için ise hem kendileri hem malları hem makamları sırtlarında bir yükten başka bir şey değildir. Bunlar verilen ?nimetlere o nimet nevinden şükretmemenin cezasına maruz kalacaklardır. Üçüncü sınıftakilerin ise sahip oldukları herşey neticede onlara günah olarak geri dönecektir. Zira onlar kendilerini Allah’a, dine-diyanete ve müslümana düşmanlığa programladıklarından yaptıkları her türlü fiil, davranış, konuştukları her bir söz, attıkları her bir adım günah olarak kendilerine geri dönecektir. Böyle bir akıbetten Allah (c.c) bizleri muhafaza buyursun.




Cengiz İnanır

0 yorum

Yorum Gönder