8 Şubat 2016 Pazartesi

Kaybeden Yine İnsan

Batının sahip olduğu değerlerle bunalımların ağından kurtulamamasının toplumsal, siyasi, iktisadi, teknolojik, psikolojik alanlarda olmak üzere çeşitli sebebleri gösterildi. Sanayi devrimi ve özellikle ikinci dünya savaşından sonra daha savaşın derin yaralarını kapatmadan, arkadaki acılar üzerindeki gözyaşlarını dindirmeden, batı ahlaki açıdan gitgide yozlaşmış, evrensel ahlaki değerleri rafa kaldırmıştır. Böyle bir süreç içerisinde maddede inkişafa mukabil mananın ihmal edilmesi insanın ve insani değerlerin yok olmasına zemin hazırlanmıştır.

Teknolojinin büyük bir hızla gelişmesi, bazı ülkelerde iktisadi patlamanın meydana gelmesi, tüketicinin medya vasıtasıyla tüketime zorlanması ve lüksün de insanları büyülemesiyle insanlar bütün bu ihtiyaçları karşılayabilmek için daha fazla çalışmayı neticede daha fazla kazanmayı bir mecburiyet şeklinde algılamıştır. Böyle bir telakki de toplumsal çözülmelere, manevi olarak da deformasyona vesile olmuş, batı toplumunu maddenin esiri haline getirmiştir. Meselenin temeline inildiğinde iktisadi ve teknolojik alandaki gelişmeler din ile ilim arasının gitgide açılmasına zemin teşkil etmiştir. Evet, iktisadi ve teknolojik alanlardaki –maneviyati bir kenara bırakarak- gelişmelerin meydana getirdiği refah ortamı toplumları daha derin bunalımlara sürüklemiştir.

Hz. Adem (a.s) ile dünyaya ilk teşrif imanla olmuştur. Bu şu hususu göstermektedir; insan donanım ve potansiyel olarak iman açık olarak vareldilmiştir. Kısaca her doğanın islam fıtratı üzerine doğmasını bu şekilde izah edebiliriz. Bu zaviyeden tarihin her döneminde imana ihtiyaç derinden hissedilmiştir. Rotanın ve istikametin kaybedildiği zaman dilimlerinde inanç değişik ad ve ünvanlarla aranarak bu ihtiyaç kapatılmaya çalışılmıştır. Bu boşluğu doldurma sadedinde kimi zaman güneşe, kimi zaman aya, kimi zaman değişik türden nesnelere kudsi güçler atfetmek suretiyle beşer kendini tatmine çalışmıştır. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, tarihin her döneminde insanoğlu fiziğin arkasında metafiziğe ulaşarak huzuru yakalama cehdi içersinde olmuştur. Bunun içinde her dönemde büyü, sihir, uzay yolculukları vs.yollarla evrenin sırları çözülmeye çalışılmıştır. Bazı kimseler herşeyi ilme bağlayarak bu sırları izah yoluna giderken bir kısım kimseler ise dinden hareketle ilmin ve irfanın verileriyle kainatın esrarını keşfetmeyi istemişlerdir.
Herşeyi ilme bağlama ve herşeyle ilme bağlanma anlayışı çerçevesinde; Auguste Comte’le başlayan pozitivizmle beraber yüce bir yaratıcıya inanma inkar edilirken bunun mukabilinde ilim bir din gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Bu süreç neticesinde Nietche kendi inancındaki tanrının öldüğünü ilan etmiştir. İkinci dünya savaşının akabinde Sartre gibi varoluşçuların ortaya koyduğu tanrı tanımaz bir varoluşculukla insan ve toplumlar daha da derin bir manevi boşluğun içine itilmiştir.

Hasılı temeli hiçbir akli ve mantıki zemine dayanmayan ilim kisvesi altındaki cereyanların gölgesinde kaybeden malesef yine insan olmuştur. Zira huzuru ve saadeti ekonomik refahta, teknolojik gelişmelerde ve sınır tanımayan hürriyette arayan nesiller yıllar boyu kalbi huzuru araya durmuşlar fakat büyük arayış yorgunluğunun ve manevi huzursuzluğun dışında birşey elde edememişlerdir.

Bu tabloyu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyması açısından Fransa’da çok zengin bir aileye mensup bir kızın intiharı misal olarak verilebilir. Yazdığı mektupta şu noktalar üzerinde durur. “ Sevgili anne ve babacığım bu mektubu yazmamdaki gaye intiharımdan dolayı bir suçluluk psikolojisine girmemenizi istememdir. Zira sizler dünyada sahip olunması gereken herşeyi elde etme adına bütün imkanları önüme serdiniz; son model araba isteğim, en güzel elbiseleri giyme arzum, devamlı dünya turneleri tutkum sizlerin sayesinde gerçekleşti. Fakat ne tattığım lezzetler ne de elde ettiğim harikulade şeyler içimdeki manevi boşluğu dolduramadı. Bu tatminsizlik beni ümitsizlik buhranına sevketti neticede kurtuluşu intiharda gördüğümden bu yolu tercih ettim, her şey için size teşekkürler, elveda.” Yazdığı mektup hakikatte günümüz nesillerinin umumi derdini, ızdırabını ve düşülen buhranın tehlikesini göstermesi açısından önemli bir veridir. Dile getirdiği şeylerin hakikatini anlamak için o toplumların hayatını göz önünden geçirmek yeterli olacaktır.

Buna benzer bir tabloyla fert ve toplum olarak karşılaşmamanın yegane yolu ise kalbe tam manasıyla tatmin olacağı değerlerleri misafir etmek ve onlarla hemdem olmaktır. Bu manada ev sahibi olarak davet ettiğimiz fikir misafirlerini bir sarraf hassasiyeti içersinde değerlendirip öyle davet etmeliyiz ki dünyevi ve uhrevi feci bir akıbetle karşı karşıya kalmayalım. Kainatta ki herşey kendi asli fıtrat yörüngesinde hareket ederken ya insan? Evet, insan kendi oluncaya, fıtratında mekni bulunan o iman çekirdeğini inkişaf ettirinceye kadar huzur yolculuğuna devam edecektir.




Cengiz İnanır

0 yorum

Yorum Gönder