5 Şubat 2016 Cuma

İnsanın Kendisine Haksızlığı

Hak evrensel hüviyete sahip kavramlardan biri. İlahi bilgi, beşeri tecrübe, tarihsel miras ve bir insan olarak hayatımızı çevreleyen hemen herşeyde hak kavramına vurgu var. Allah-insan münasabeti bu bağlamda oldukça önemli bir yer tutuyor İslamî literatürde. Ardından insan-insan münasebetine geliyor. Nihai olarak da insanın sair canlı veya cansız hayvanat, nebâtat ve câmidât ile münasebeti. Bu açıdan tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, kelam her disiplinde hak ile ilgili bir bahis bulmak mümkündür. Yoğunluk derecesi farklı farklı da olsa, sözü edilen ilmî disiplinlerin ilgi alanlarına göre mutlaka bahsi geçiyor hakkın.

Buraya kadar 4-5 cümle içinde ve giriş mahiyetinde dile getirmeye çalıştığımız bu hususlar zaten herkesin malumu. Malum olmayan, aslında malum olsa da nazar-ı dikkat isteyen bir başka önemli konu var; biz genelde hak dediğimiz an, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Allah kul, kullar arası ve kul ile canlı-cansız tabiatarası diye kategorik bir ayrımda bulunuruz. Doğru; yanlış bir tarafı yok. Ama eksik. Eksiği ise insanın kendi nefsine karşı olan hakları. Şöyle de diyebiliriz insanda emaneten-âriyeten (emanet ve ödünç) duran kendi bedeninin kendisi üzerindeki hakları.

Efendimiz (sav) “nefsinin senin üzerinde hakkı vardır” beyanıyla çok açık, seçik ve net olarak anlatır bunu insanlığa. Bu nedenle intihar haramdır İslam’da. Yine bu nedenle fıkıhçılar son tahlilde tedrîci de olsa intiharı netice veren amellere haram hükmünü vermişlerdir. Sigara, alkol, uyuşturucu vb. bütün zararlı şeyler bu sınıfta mütala edilir özellikle son dönem fukahası tarafından. Ve yine bu nedenle bedene zarar verecek ölçüde yeme içmeden kesilmekten hastalağında şifa talebini redde kadar uzanan bir çok noktada uzun boylu müzakereler, içtihadlar yapılmıştır İslam hukukunda. İbadet u taatten kendini perişan eden, karısı ve misafirinin hakkını yiyen Ubey b. Ka’b’a Efendimizin söylediği “nefsinin, zevcenin, misafirinin ve Allah’ın senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” sözü, Allah’a kulluk adına bile olsa nefsin hakkının yenmemesi gerektiğini anlatıyor bize.

O halde diyebiliriz ki, insanın hak-hukuk münasebeti olduğu Allah, hemcinsleri ve canlı-cansız tabiata ve varlıklara karşı konulmuş kurallara muhalefi hak ihlalini doğuruyor ve mesuliyeti mucib; aynen öyle de insanın kendi nefsine karşı aynı türden bir muamelesi de bir hak ihlalidir. Ayetin ifadesiyle ahirette ağızlara fermuar vurulup ellerin, ayakların, derilerin konuştuğu ve insanın “neden aleyhime şehadet ediyorsun” dediği yerde, bedenimiz “herşeyi konuşturan Allah bizi de konuşturuyor” diyecek ve bu hak ihlalini de mutlaka bize karşı gündeme getirecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Kendimize karşı hak ihlalinin sadece maddi yanımızla sınırlı olmadığını düşünüyorum ben. Bizim bir de mesleğimiz ve buna bağlı olarak almış
olduğumuz vazifemiz var. Bu vazife, bu konum, bu kimlik itibariyle insanlığa karşı, Allah’a karşı sorumluluğumuz da var. Kestirmeden ifade edeyim, işte insan içtimai hayatta bu sorumluluğunu müdrik bir şekilde vazife yaparken bazen ola ki çeşitli yanlışlıklarla, istenmeyen durumlarla karşı karşıya gelebiliyor. “İnsanın insanın kurdu” olduğu günümüzde hiç akla hayale gelmedik yerlerde, kurumlarda, topluluklarda bile insanlar hak ihlaline maruz kalabiliyor. Bunun tabii sonucu olarak mağduriyetler, mazlumiyetler, sürgünler, hak etmedik çileler, ıztıraplar, sancılar, üzüntüler yaşanıyor. Bana göre tam da bu nokta aslında bir yol ayrımı. İki yol var karşımızda, üçüncüsü yok. Nitekim insanlar da öyle yapıyor ya birincisine ya ikincisine sülûk ediyor. Bir; herşeyi herşeye nigehbân olan Allah’a havale edip kenara çekilme ve denileni yapma. Maddi-manevi hak etmedik çilelere katlanma. İki; “hak verilmez alınır“ deyip usulüne uygun hak arayışı içine girme.

Girizgah mahiyetinde söylediğimiz şeylerden de tahmin edeceğiniz üzere birinci yola sülûk edenlere bir şey dememekle beraber ikincilerin safında yer tutuyorum ben. Yer tutmanın ötesinde birinciler gibi davranan insanın kendi nefsine karşı hak ihlalinde bulunduğunu düşünüyor ve bunun mesuliyeti mucip olduğu kanaatini besliyorum. Yüzlerce cevapsız soru aklıma üşüşüyor benim burada. Diyorum ki mesela: hürmet, saygı, itaat, kader bütün bunlara amenna ama haksızlığa karşı mücadele nerede? “En büyük cihad zalim sultan karşısında hakkı haykırma” hadisi neyi ve kime anlatıyor? “Kalben buğz” kabulüm ama ondan önceki “eliyle, diliyle mücadele” nereye gitti? Böylesi “uysal koyun” karakteri ile bozulan içtimai ahenkte bu tavırların rolü inkar edilebilir mi? Büyüyen yapı ile birlikte zedelenen ehliyete riayet, adalet ve hakkaniyet duygu, düşünce ve inancında, bu davranışların hiç mi rolü yok? “Bana ne, nemelazım, bana mı düşmüş, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” sözleri ile anlatılan felsefenin İslamî kaidelerle telifi yapılabilir mi? “Allah’ından bulsun” bedduası, “bugünün yarını var. Yarın Hakkın divanı da var. Bana bu haksızlığı yapanlara hakkımı helal etmiyorum” demekle vicdanî tatmin sağlansa, öfke hali yatıştırılsa da mevcud yanlışlıklar düzeltilebilir mi?

Bilmem ki sorunuza cevap oldu mu hakkı yenen, hakkının yendiğini ifade eden kardeşim?



Ahmet Kurucan

0 yorum

Yorum Gönder