5 Şubat 2016 Cuma

İnsan Esir Olmak İstemiyor

Yıllar önce Bediüzzaman Hazretleri söylemiş “İnsan esir olmak istemediği gibi ecir de olmak istemiyor” diye. Batı’nın kapitalizmi, emperyalizmi, Rusya’nın bolşevizmi, Hitler Almanya’sı ile Mussolini İtalya’sının faşizmi araşında insanların, devletlerin, sistemlerin gel-git yaşadığı o çalkantılı dönemlerde yapılan bir tesbit bu. Meselenin ekonomik ve siyasî boyutu ön planda. Redd-i miras yapacağı ayân-beyân belli olan yeni devletin ideologlarına yapılan bir tavsiye olarak da algıyalabilirsiniz bunu. Yol haritası bir anlamda. Kaale alındı-alınmadı, bugünkü yazımın konusu değil. Konum Bediüzzaman Hazretlerinin bu sözünün bana hatırlattığı başka şeyler.

Neler mi? Birlikte okuyalım; bir sistemin kuruluşunda ister fikir isterse aksiyon planında var olan kişiler, eğer ilerleyen zaman, genişleyen mekan, kalitesi gün geçtikçe artan insan faktörlerini ve bunlara bağlı değişen ihtiyaçları nazara almaz ve halde maziyi, bugünde dünü yaşarlarsa…

Evet, gerisini söylemeye dilim varmıyor. Sadece şu kadarını diyeyim; böylelerinin en azından çevresinin kendilerine bakıştaki değişikliği kabullenmeleri imkansız denecek kadar zordur. Zaten insan fıtratına terstir böylesi bir kabul. Dolayısıyla kimse de onlardan böyle bir kabulü beklememeli.

Aslında bu aşamada yol ikiye ayrılır. Bir; insafı elden bırakmadan çevrede var olan değişikliğin nedenine inme; neden, niçin soruları ile herkesi ve herşeyi sorgulamaya alma. Bir tek şartla; önyargısız, garazsız ve ivazsız. Bu sorgulama esnasında kişi kendini sütten çıkmış ak kaşık olarak görmemeli; aksine hatanın, yanlışın kendisinde olabileceği zaviyesinden muhasebe etmeli kendini. Bir şey daha yapmalı bu insan, eğer eski dönemlerindeki tavırları kendisini yalnızlaştırmadıysa, bir başka dille etrafında oturup konuşacağı, dertleşip halleşeceği arkadaşı, dostu, kardeşi varsa; onlarla oturmalı ve dertleşmeli. Gıybet eksenli değil, kendi doğrularını dayatma amaçlı da değil, yukarıda bahsettiğimiz neden, niçin sorularına cevap bulma eksenli olmalı bu konuşmalar, dertleşmeler.

İkinci yol ise, nihayetsiz bir özgüven içinde, kendisinin doğru etrafının yanlış olduğu inancına körü körüne bağlanma. Dünkü doğruların bugün de, yarın da doğru ve uygulanabilir olduğuna inançla dayatmalara, baskılara gitme. Dünkü çalışmalarından ve konumundan dolayı elde ettiği haklı itibarına yaslanarak herkesi adeta esiri gibi görüp bağırıp-çağırma, ufuksuzlukla suçlama, atf-ı cürümlerde, ithamlarda bulunma.

Bu ikinci yol iki açıdan yanlıştır. Bir; insanlık tarihi boyunca yaşanan gerçeği inkardır. Hz. Adem’den Efendimize (sav) kadar gelen peygamberlerin, o peygamberlerin getirdiği öğretilerin tedricilik prensibi içinde tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet gibi evrensel değerler hariç, sair kuralların değişmesi ya da Kur’an ayetleri veya Efendimizin (sav) hadisleri bağlamındaki nasih-mensuh meselesi bile bu yaklaşımının yanlışlığını ortaya koyan yeterli delillerdir. Demek istiyoruz ki dünün doğruları bugünün yanlışları olabilir. Çünkü beşer iradesi, mantığı ve muhakemesinin devrede olduğu sonuçlarda tek ve sabit doğru yoktur. Baksanıza; İlahi irade bile temel esaslar hariç hemen her dönemde değişik kurallar vaz’ etmiş, farklı peygamberler göndermiştir. Bununla arka plan şartlarına bağlı fasılların değiştiğini göstermektedir bize.

İki; marazî bir ruh halidir bu. Tıpkı Batı’ya nedensiz-niçinsiz, sorgusuz-sualsız düşman olanla, dost olanlar da olduğu gibi. İyi ile kötüyü ayırt etmeyen, heptenci ve toptancı bir yaklaşımdır her ikisi de ve her ikisi de aynı kaynaktan beslenen bir çeşit hastalıktır.

Şunu unutmayalım; evrensel İslamî ve insanî doğruların herkes tarafından kabullenilmesi gereken asgarî şartları vardır. Mevcudu görememe, çağını, zamanını, zamanının insanını okuyamama, içinde yaşadığı çevre şartlarına vakıf olmama, olamama ya da olmayı istememe insanları mutaassıp yapar. Mutaassıp insanlar hırçın olur. Hırçın insan dengeyi kaybeder. Denge, mutlak anlamda düşüncenin, mukayyed anlamda da iyiyi, güzeli, doğruyu keşfe götürecek dengeli düşüncenin vazgeçilmez şartıdır. O kadar önemlidir ki bu denge, dikkat ederseniz dengeyi anlatırken bile “dengeli düşünce” diyerek izahını yaptığımız kelimeyi bile vasıf olarak kullanmak zorunda kalıyoruz.

Başa dönelim; artık insanlar esir olmak istemiyor. Başkalarının doğrularının kendilerine dayatılmasını kabullenemiyor. İnsanı insan yapan düşünce özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün elinden alınması olarak görüyor ve bunu haksızlık olarak nitelendiriyor. Öyle haksızlık ki insanın sahip olduğu en önemli değerlerden biri olan özgürlük gasb ediliyor.

Böylesi yaklaşımlarla sorunlar çözülmez; aksine sorunlar ürer. Yola düzülmüş kervan yol almaz; aksine tökezler. Gündüzü kendimize gece yapmamak lazım. Muhataplarımızın saygı ve sevgilerini sûi istimal etmemek lazım.


Ahmet Kurucan

0 yorum

Yorum Gönder