8 Şubat 2016 Pazartesi

Her Türlü Muvaffakiyet “Onlar”a Bağlı

Bugün yeryüzündeki bütün insanlarla tek tek konuşma imkanımız olsa hepsinin ortak paydası çeşitli problemlerle karşı karşıya olduklarıdır. Tasasız, kedersiz, problemsiz bir insan bulmak mümkün değildir. Şu halde hayat, akabe diyebileceğimiz bu zorlukları aşma mücadelesidir. İnsanoğlu da kendisine arız olan bu dertleri bertaraf etmek için devamlı surette arayış içerisindedir. Bu arayışı iman rehberliğinde sürdürebildiği takdirde, maddi manevi yaralardan, acılardan şifa bulmaktadır. Zira, kainatta hiçbir şey Cenab-ı Hakk’ın ilmi, iradesi dışında cereyan etmemektedir. Bu husus bir ayet-i kerimede “Yaprak dahi düşerken, Allah’ın ilmi ve iradesi dahilinde düşer.” şeklinde ifade edilmiştir. Dolayısıyla insanla alakalı mevzular da O’nun ilim ve iradesi dahilindedir? İşte bu hakikati iyi kavrayan ve “ Ben iki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem.” hadis-i kudsîsini de bilen bir insan başına gelen felaketlere, ahiretinin imarı adına maruz kaldığı imtihan vesileleri ve kendisine verilmiş ihsanlar olarak bakacak; böylece de o problemlerin ağırlığı hafifleyecek, o sıkıntıların hasıl ettiği tazyikatın mecrası değiştirilmeyecektir. Aksi takdirde her ayrı bir mecrada bir sürü tahribin vebali boynuna dolanacaktır.

Ferdin hayata bakış zaviyesi onun, hem şahsi, hem ailevi ve hem de ictimai hayatını şekillendirmektedir. Kur’an bu bakış zaviyesinin, her türlü meseleye yaklaşımın şu çerçevede olmasını talep etmektedir: “Karşılaştığınız bir problemi çözerken onu Allah’a ve Allah Rasulü’ne havale edin.” Bu noktadan ferdi, ailevi ve ictimai problemler çözülemiyorsa bu, çözümü yanlış mecralarda arama sebebiyledir. Ne zaman ayetler, hadisler hayata hayat yapılırsa o zaman bütün bu izafi problemlerin rahmete dönüştüğü, ayrı bir keyfiyete büründüğünü müşahede edilecektir.

Medeniyet her yönüyle terakki ederken, hayata teknoloji hakim olurken insan insani vasıfları itibariyle bu gelişmeye aynı ölçüde ayak uyduramamıştır. Herşeye madde hakim olurken insan, kalbi ve ruhi yöndenden tamamen dumura uğramıştır. Bütün bunların sonucu olarak da, modern dünya aile hayatını bir kenara itmiş; o aile yuvasının direkleri olan anne ve babayı dinin, salim düşüncenin ve vicdanın onları koyduğu mualla mevkiden indirmiş; onları birer fazlalık olarak görme hastalığı zuhur etmiştir. Bu atmosferde anneler ve babalar günü gibi aldatmacalarla vicdanın baskısından kurtulmaya çalışılmaktadır.

Evet;
Ana için derler, sonu yok ızdırabın…
Hep enindir anada sesi, telin, mızrabın.

Varlıklar içinde en mualla mevkiye o sahiptir. Bu yüzden cennet onun ayakları altındadır.
Ona bu yüce mevkiyi kazandıran şey ise onda galip olan şefkati ve hiçbir zaman karşılık beklemeyen samimiyetidir. Bebeklik, çocukluk, gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı… bunların herbiri annenin canını ağzına getiren ızdırap dönemicidir. Bu tabloların herbirine baktığımızda annenin gözyaşlarını müşahede etmekteyiz. O daima ağlar ama hiçbir zaman gam izhar etmez, bir beklentiye girmez zira o hayatını yaşatmaya adamıştır.
Fakat, bugün -ne talihsiztir ki- annenin kaddi bükülmüş, binbir türlü rahatsızlıklarına herşeyini kendisi için feda ettiği yavrusunun silleleri, azarlamaları da eklenmiştir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi problemler cenderesinde kalmış fert bu problemlerden kurtulamayınca onların faturasını anne ve babasına yükleyerek, validesini ayrı bir problem olarak görmeye başlamıştır. Bu hadiseler karşısında anne ve baba da en çok sevgi, saygı ve ilgiye ihtiyaç duydukları dönemde böyle bir alakasızlık ve olumsuz tavırların ruhlarında hasıl ettiği şiddetli fırtınalarla ayrı bir ölüm girdabına düşmektedirler. Bugün “dini yaşıyorum” diyen insanlarda dahi aynı hastalık görülmektedir. Kendi kanı, canı olmayan insanlara gösterilen ilgi, alaka, yakınlık maalesef anne ve babadan esirgenmektedir. Bütün bunların nihayetinde psikolojik açıdan da anne-babalar evladından ters bir söz, bir davranış ve bir tutum görünce bunu içlerine atmaktadırlar. İçlerine hapsettikleri bu olumsuz şeylerin meydana getirdiği komplikasyonlar onlarda ayrı hastalıklara, ayrı sıkıntılara sebeb olmaktadır. Bu yüzden sessiz infialleri bir türlü dinmemekte, onulmaz yaraları tedavi olamamaktadır.

Onların bu sessiz iniltileri, sessiz ağlamaları bulutlar gibi arşa yükselmekte belki de bunlara sebeb olan şahsın hazin sonunu hazırlanmaktadır. Hazin diyorum zira anne-baba hukukuna tecavüz hem Kur’an, hem Sünnet ve hem de duru vicdan tarafından yasaklanmaktadır. Bu yasağa uymayanların akıbetleri ise bir ibret levhası olarak karşımızda durmaktadır. Bu hususta Lokman suresinde “Hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek demişti ki: “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, çünkü Allah’a ortak koşmak (şirk) elbette büyük bir zulümdür.” “Gerçi biz insana, anasına ve babasına itaati de tavsiye etttik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. Bana, anana ve babana şükret diye de tavsiye ettik. Dönüş ancak Banadır.” İsra suresinde “Rabbin kesin olarak şunu emretti: Ancak kendisine ibadet edin anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel sözler söyle.” buyurulmuştur.

Allah (c.c) Lokman suresinde, kendisine şirk koşulmasını yasakladıktan sonra anne ve babaya iyiliği emretmektedir. Bu ayette Allah hakkı ile anne-baba hakkı peşi peşine zikredilmiştir. Bir başka mevzunun değilde anne-baba hakkının Allah hakkından hemen sonra zikredilmesi çok manidardır. Adeta bu ayette Allah (c.c) hakkı ile anne-baba bir vahidin iki yüzü gibi takdim edilmektedir. Demek anne-baba hakkının çiğnenmesi durumunda kişi bir üst mertebede şirke girme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Diğer ayette “Üf bile deme” tabiri de en hafifi göstermek suretiyle diğer saygısızlığı işmam eden daha büyük şeyleri yasaklamaktadır.

Bir arkadaşımın yaşadığı bir hadise anne baba hakkına riayet etmemeyle alakalı ürpertici bir anektotdur.

Köylerinde bir adam vefat ederken sekerat anında kızından su ister, su getirilir, daha soğunu talep eder, o da getirilir sonunda buzlu ister, buzlu su getirilir, buzlu suyu içerken ağzında buzlar olduğu halde vefat eder. Bir kaç gün sonra arkadaşa babalarının başında Kur’an okutturmak için çağırırlar. Kabrin başına gittiklerinde bir de ne görsünler bir kaç gün önce gömülen şahsı toprak kabul etmemiş, dışarı atmıştır.
Arkadaşa o şahsın hayatını sorduğumda ise şöyle demişti.

“Bu şahıs, namaz kılmaz, anne babasına zerre kadar saygı göstermez, her fırsatta onlara bağırıp çağırırdı, bu tavırlarında dolayı da köylü tarafından hiç sevilmezdi.”

Bu hadise hadis olarak zikredilen bir sözü hatırlattı: “Bir insan nasıl yaşarsa öyle ölür, o şekilde de haşır ve neşir olur”. Sekerat anında da fert nereye gidecekse gideceği yurda doğru bir pencere açılır. cennete veya cehenneme ait manzaraları müşahede etmeye başlar. Müşahede edilen o cehennem alevlerinin hararetinin tesirini ise buzdan denizlere insan gark olsa söndürememektedir. Zira bu korkunç akıbetten kurtulmanın yegane yolu temelde Allah hakkına bir sonraki merhalede anne-baba hakkına riayetten geçer.

Bir hadiste de, onların hakkına riayet edildiği ve layık oldukları saygı ve sevgi gösterildiği takdirde başa gelen dertlerden dolayı “bittim” denen noktada ilahi inayete mazhar olunduğu vurgulanmaktadır.

Üç şahıs mağarada mahsur kalır. Mağaranın ağzını çok büyük bir kaya kapamıştır. O kayanın açılması için herkes dua eder. Onlardan birinin duası da şudur. “Allah’ım bir gün yaşlı annem gece vakti süt istemişti, sütü getirdiğimde ise uyumuştu; ben onu rahatsız etmeyeyim mülahazasıyla süt bardağı elimde sabaha kadar onun uyanmasını beklemiştim, Allah’ım bunu Senin rızan için yapmışsam şu kayayı mağaranın ağzından gider” der. Bu dua sebebiyle kaya mağaranın ağzından biraz daha açılır, neticede mağaradan kurtulurlar.

Evet bugün bizler hayat yokuşlarında ve vadilerinde binbir türlü mağara içersinde bulunuyoruz. İçinde bulunduğumuz kötü durumun farkındaysak, o problemlerden kurtulmayı istiyorsak, anne ve baba hakkına gerçek manasıyla riayet etmemiz gerekiyor.. Hadiste ifede edilen suretiyle de: “Beli bükülmüş, kaddi bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belalar, musibetler sel gibi üzerinize dökülecekti.” Demek ki, şu anda varlığımız, daha büyük problemlerle karşılaşmamamız dahi onların halisane yaptıkları hali ve kavli dualar sebebiyledir. Bu perspektiften hem dünya hayatında, hem ahiret hayatında maddi ve manevi muvaffakiyet, bereket isteyen, onların haklarına riayet etmek zorundadır.

Üstat Hazretleri’nin yaklaşımıyla “Onların dualarını almak, kalplerini hoş tutmak, vefa ve sadakatle onlara hizmet etmek hem bu dünyadaki saadete, hem ahiretin saadetine sebeb olduğu, sahih rivayetllerle ve tarihi olaylarla da sabittir. İhtiyar anne ve babasına itaat eden bahtiyar bir evlat, çocuklarından aynı şeyi gördüğü gibi, bedbaht bir evlat, eğer anne ve babasını rencide etmişse, ahiretteki azabdan başka, dünyada çok felaketlerle cezasını gördüğü, çok olaylara sabittir.”




Cengiz İnanır

0 yorum

Yorum Gönder