5 Şubat 2016 Cuma

Hak Arayışı

Geçen hafta kaleme aldığımız hak ve haksızlık çizgisinde önemli bir noktaya parmak basan yazı, hiç beklemediğim tarzda çoğunluğu müsbet tepkiler almama vesile oldu. Karşılaştığım e-mail bombardımanı bana ‘herkesin bu hususta derdi varmış’ dedirtti. “Yaramıza parmak bastın, dengeli bir yazı olmuş” yorumları ile başlayıp “Allah razı olsun!” dua cümleleri ile biten e-maillerden, “ben her hâl ü kârda kusuru kendimde bulanlardanım, kaderciyim bu mevzuda, İlahi adalete inanırım, itiraz yersiz ” deyip kışkırtıcı bulanlara kadar çok farklı seviyelerdeki tepkilerdi bunlar.

Ne demiştik biz o yazıda; insanın kendisine yapılan haksızlığa karşı sükût durması bir hak ihlalidir, sorumluluğu muciptir.” Yazının ana fikri buydu. Pekala bundan sonra hak arayışı içine girilmesini ifade ediyor muydu? El-cevap; hayır; ama yazının ana fikri bu olunca hak ihlaline karşı hak arayışına girme, sorumluğu yerine getirme elbette yazının zımnında mahfuzdu. Zaten kışkırtıcı diyenler, yorumlarını bu zımnî temele dayandırıyordu.

Her iki tarafta yer alan kişilere saygım sonsuz. Çünkü bu, son tahlilde iradî bir karar, şahsî bir tercih. İnsanlar bu karar ve tercihin doğru veya yanlışlığını zaman içinde kendileri bizzat görecek, dünyevî ve uhrevî ceremesini çekecek veya safasını sürecekler. Bu konudaki benim net düşüncem şu; hadise spesifik, şahsî bir hak arayışına indirgenmemeli. Konuya bakış, basit bir hak arayışı zaviyesinden olmamalı. Zira karşımızda binleri-milyonları hatta bütün insanlığı ilgilendiren, dünü, bugünü ve yarınıyla tarihi alakadar eden bir yapı var. “Bugün falana, yarın filana” derken koskaca bir yapının zarar görme ihtimali yüksek bu sorumsuz hak ihlallerinden. Onun için nasıl yapılacağı mahfuz mutlaka harekete geçilmesi ve nehri tabii mecrasına doğru akıtmak için bir şeyler yapılması şart diye düşünüyor ve bu düşüncemi sizlerle paylaşıyorum. Hatta şartın ötesinde insanî ve İslamî bir vazife, bir vecibe olarak bakıyorum.

Neden? Çünkü bu türlü kaymalar bizi bizliğimizden uzaklaştırıyor, aklımızı sarhoş, nefsimizi mağrur, muhakememizi mefluç ediyor, kalbimizi bîtâb düşürüyor, ruhumuzu söküp bizden alıyor, aslî temellerimizden, ana kaynaklarımızda anlam çerçevesi Allah ve Rasulü (sav) tarafından doldurulan kavramlardan koparıyor ve neticede ortaya hilkat garîbesi bir acûbe çıkıyor.

Bu türlü hak ihlallerine sistemli, düzenli, şuurlu bir hareket olmadığını varsayarak ‘kayma’ dedim yukarıda. Eğer bunlarda kasıt varsa, enaniyetler savaşı söz konusu ise, intikam duygusu devredeyse, kinler, nefretler, nefrinler rol oynuyorsa, adalet ancak şahsi çıkarlarımız söz konusu olduğunda hatırlanan bir değer haline geldiyse, ehliyet önemsiz ve aranmaya gerek olmayan bir meta olarak algılanmaya başlandıysa, o zaman vay halimize! “Biz ölmüşüz de, ağlayanımız yok!” diyebilirsiniz halk tabiriyle.

Zaten hukukun vaz’ ediliş gerekçesi işte burada düğümlü. İmanî değerler, yaptırımı insanın kalbine ve vicdanına bırakılmış evrensel doğrular bazen ola ki insanın iyiyi, güzeli, doğruyu kendiliğinden yapmasına yetmeyebiliyor. Müslüman bile olsa yetmiyor. Ölüme, ölüm ötesine, kabre, mizana, hesaba, sırata, cehenneme inansa da yetmiyor. Yetseydi İslam toplumlarında hiç hak ihlali olur muydu? O zaman iyiyi, güzeli, doğruyu, evrensel kabule vabeste kuralları tatbik için haricî bir güce ihtiyaç var. İşte bu harici gücün adı hukuktur. İnsanlığın ittifak ve ittihadla kabullendiği ve en genel manası ile devlet eliyle uygulanan hukuk bu ihtiyacı karşılıyor, bu kayma ve sapmaları önlüyor. Böylece toplum düzeni, ahenki, uyumu sağlanıyor, sağlanmaya çalışılıyor.

Bu işin dinî temellerini, felsefi alt yapısını, amelî yanlarını ortaya koyan mızrabını sürekli sazının Bam Teline vuran Zat diyor ki bize bir yazısında: “…hep hareketsiz kalma, çevremizde olup biten şeylere karşı müdahale etmeme, etrafımızdaki oluşumlara karışmama, suyun içine düşmüş bir buz parçası gibi, kendimize rağmen kendi kendimizi erimeye salmak demektir.” Zaten meseleyi şahsî hak arayışı değil de, genel yapı planında ele alınması gerektiği düşüncesini bana veren bu sözler.

Eğer mesele hak arayışı metodu ise; o kolay. Onlarca metodu var belli bir sıralama içinde onun. Ama bu, ayrı bir yazının hatta yazı silsilesinin konusu.

Nasip olur birgün bu mevzuya geri dönersek size Maverdi’nin “Siyaset Sanatı” adı ile çevrilen “Nasihatu’l mülûk” kitabından bazı şeyleri paylaşmak isterim. Kim bilir ben onları sizinle paylaşmaya kalmadan kitabı temin edip okuyabilirsiniz de!



Ahmet Kurucan

0 yorum

Yorum Gönder