17 Şubat 2016 Çarşamba

Gri 14.Hafta Nükte

AİLE YUVASINI YIKAN SABIRSIZLIK...

Su-i zan, kelimeden de anlaşılacağı üzere kötü dü­şünce, yanlış tahmin. Varlığı kesin olmayan kötülüğün var olduğuna kesin gözüyle bakmak.

Bundan dolayı Âyet-i Kerime kesin olarak bilinmeyen konularda kötü tahmini, yanlış iddiayı yasaklamış:

— Ey iman edenler! diye hitap ettiği müminlere su-i zandan kaçmalarını emretmiştir.

Su-i zan her konuda mahzurludur ama, aile içindeki su-i zanlar daha da mahzurlu ve korkunçtur. Zira beyin hanımından, hanımın beyinden su-i zan etmesi (Allah korusun) yuvanın yıkılmasına sebep olacak kadar kötü neticeye varmaktadır.

Nitekim tarihte böyle iç yüzü incelenmeden verilen bir çok kararlar var ki, yuvayı yıkmış, sonra da bunun bir su-i zandan başka bir şey olmadığı anlaşılmıştır. Ama, yıkılan yuva sonra yeniden yapılamamıştır.

Bunlardan biri de Haccac'ın kız kardeşi Zeynep'in başına gelen su-i zan hadisesidir.

Zeynep, Mugîre ile evlidir.

Ancak Mugîre çok şüpheci ve titiz adamdır. Birçok şeyden nem kapar. Gördüğü bir olayın iç yüzünü incele­meden hüküm verir. Bir pire için, bir yorgan yakar.

Zeynep ise, beyinin bu inceliğim pek hesaba katma­yan, onun titizliğini düşünmeyen vurdum duymaz bir hanımdır.

işte tehlike de burada... Biri birlerini bilmemelerinde.

İki tarafın da birbirini tanımamaları, mizaçlarının, su-i zanna ne kadar müsait olduğunu anlamamaları... Acaba hiç mi mizaç farklılıklarım düşünmemişler?

Ne gezer? Şayet öyle bir dikkatleri olsaydı, arzedeceT ğim aile yuvası yıkımı başlarına gelir miydi? Basit bir şüphecilik yüzünden bu ibretli olay yaşanır mıydı?

Şu aceleciliğe, şu tahammülsüzlüğe, şu peşin hü­kümlülüğe bakın! Bakın da ibret alın... Bir sabah erkenden kalkan Zeynep abdest almazdan önce dişlerini kurcalamaya başlar. Anlaşılan, dişleri ara­sında kalan kırıntıları çıkarmaya uğraşmaktadır. O sıra­da beyi de yanında belirir. Bakar ki, sabahın erken saa­tinde Zeynep dişlerini karıştırmaktadır. Hemen hükmünü verir:

Boşamalı Zeynep'i! Niçin mi?

Bakın niçin? İşte söylediği sözleri:

— Zeynep! Dişlerinin arasındakiler erken kahvaltının kırıntısı ise, bu bir sabırsızlık örneğidir. Akşam yemeği­nin bakiyesi ise, bu da kokmuşluğun delilidir. Her iki halde de sen bana yaramazsın. Doğru babanın evine!..

Bakın şu aceleciliğe, peşin hükümlülüğe. Araştırma­dan karar vermeye... Babasının evine giden Zeynep'e sitem ederler:

— Keşke sen de erkenden kahvaltı yapma hatasını işlemeseydin, yahut da akşam yemekten sonra dişlerini temizlesen de sabah yemek kırıntısı çıkarmak zorunda kalmasaydın?

Zeynep nasıl cevap verir buna biliyor musunuz?

Asıl ibret burada. Lütfen dikkat buyurun. Meselenin aslı nedir? Şöyle açıklar durumu:

— Benim diş kırıntılarımla meşgul oluşum, ne erken­den kahvaltı yapışımdan, ne de akşam yemeğinden son­raki kırıntıları çıkarışımdandır. Yatarken dişlerimi mis-vaklamıştım, sabah kalkınca misvak parçalarının diş arasında kaldığını hissettim, onları çıkarmaya uğraşıyor­dum! Gördünüz mü işin iç yüzünü. Ne öyle, ne de böyle.

Mesele tam aksine. Temizliğin, sabrın örneği. Beslenen su-i zanla uzaktan yakından ilgili değil.

Şimdi ne olacak? Evet, olayın iç yüzü anlaşıldıktan sonra durum ne olacak?

Ne olacak, olmayan şeyi var kabul edip de peşin hü­küm veren su-i zancılarm akıbeti ne ise, onlarınki de öyle olacak. .

Nitekim ip kopmuş, nikah düşmüş, yuva yıkılmıştır. İstersen bin pişman ol, yüz elem ve teessür duy..

Mugîre de öyle olmuş. Bin pişman. Ömür boyu elem ve teessür söz konusudur. Bu tarihî olay, aile içindeki acelecilere, peşin hükümlülere, su-i zancılara büyük bir ibret dersidir. Şayet ibret almak ister, ikâz olmayı düşü­nürlerse... Mugîre ve Zeynep hadisesi unutulmamalıdır.





İKİ KÖLE 

Bir gün padişah iki tane köle satın aldı. Kölelerden bi­ri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyor­du. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyor­du.

Padişah o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşı­nın kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirte­rek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini iste­di. Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Padişah ne yaptıysa bir türlü o köleye arka­daşı hakkında kötü bir söz söyletemedi.

Nihayet İkinci köle hamamdan geldi. Padişah onu da sınamak için huzuruna çağırdı, onu övücü sözler söyledi:

"Sıhhatlar olsun ne kadar zarif ve lâtif olmuşsun. Keş­ke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne olurdu." dedi ve onu da diğer köle gibi denemek iste­di.

Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkın­da kötü şeyler sayıp dökmeye başladı.

Biraz konuştuktan, arkadaşının kötülüklerinden bah­settikten sonra padişah onu susturdu:

"Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güze! huylu kölenin ermindesin haydi git." dedi.

0 yorum

Yorum Gönder