5 Şubat 2016 Cuma

Eşya ve Zamana Hakimiyet - Ahmet Kurucan

Önce duyduklarıma inanamadım. Muhatabımın yalancılığından değil inanamamam. Aksine anlattığı hadisenin bence imkansızlığından, kabullenilemezliğinden dolayı. Muhabbette zaman ilerleyince bendeki şaşkınlık yerini hayrete bıraktı ve inanmaya başladım, hatta inandım çünkü başka çarem kalmamıştı. Zira vakıadaki suçlamaya muhatap taraf, isnad edilen suçlamayı/iddiayı kabullenince bana başka bir şey düşmezdi inanmaktan başka.

Hadiseyi kısaca anlatacağım ama bir çekincemi ifade edeyim önce; erkek oluşumdan dolayı erkek canibini tutan bir taraf izlemiyorum, en azından izlememeye çalışıyorum. Ailevi geçimsizliklere dini açıdan bazı çözüm önerileri sunan bir insan olarak tarafsız olmaya, tarafsızlığımı korumaya özen gösteriyorum. Buna rağmen erkek canibini tuttuğum istikametinde bazı suçlamalardan da kurtulamıyorum.

Niçin araya koydum bunu; çünkü anlatacağım hadisede suçlamaya muhatap olan kişi bayan da onun için. Kocası diyor ki: “Ben eve geldiğimde evimi derli toplu istiyorum. Eşim, işte kendisi burada, ev hanımı. Akşama kadar evde. Çocuğumuz da yok şimdilik. Ev işleri ve iki kişinin yiyeceği akşam yemeğinden öte bir işi yok bana göre. Sosyal ve kültürel alanda bazı işleri olsa da, evini düzeltmeye her zaman vakit ayırabilir. Ama bazen oluyor ki evde yerdeki eşyalara basmadan yürümek için zorlanıyorum. Parmak uçlarımı kullandığım oluyor çoğu zaman.”

Benim en başta duyduklarıma inanamadığım dediğim nokta işte burasıydı. Çünkü benim anlayışıma göre bu tür bir manzara, ancak filmlerde olabilirdi; veya aklı dengesini yitirmiş kişilere ait olan çöp evlerde. Sizin aklınıza başka alternatif geliyor mu?

Bayan; “Evet Atıf’ın dediği doğru, fakat her zaman değil. Zamanımın olmadığı, bazen de kavgalı olduğumuz ve bu yüzden moralimin çok bozuk olduğu günlerde.” Atıf devreye girdi burada; “iyi ama ev dağınıklığı haricinde kavgamıza sebebiyet veren başka bir şey oldu mu şu iki yıllık evlilik hayatımızda? Zamanım yok mazeretine gelince, ev hanımısın, çocuğun yok, haftada bir–iki gün o da topu topu üç-dört saat süren arkadaşlarınla beraberliğin var. Nasıl zamanım yok dersin? İnsaf Allah aşkına!” Elmas Hanım sadece sustu bu çıkış karşısında.

Mesele anlaşılmıştı; kimin söylediğini bilmiyorum ama enfes kelimelerle cümle kalıbı içine dökülen enfes bir tesbit var; “zamana hükmedemeyen,
eşyaya hükmedemez.” Onların problemi öncelikli olarak eşyaya müdahale değil, zamana müdahale; dolayısıyla evin dağınıklığı değil, zamanın dağınıklığı. Zira zamanı, zamanın kıymetini, mahiyetini bilmeyen, idrak etmeyen/edemeyen bir insan, eşyanın da kıymetini bilmez. Yapacağı günlük, aylık, yıllık programlarla, hedeflerle, gayelerle zamanına söz geçiremeyen, onu bu gayeler istikametinde düzenleyemeyen, elbette ve hiç şüphesiz evine de müdahale edemez, evindeki eşyaya da. Efendimizin sıhhat ve boş vakti, insanların aksi ile yani hastalık ve meşguliyet ile karşılaşmadıkları müddetçe kadr u kıymetlerini bilemeyecekleri şeyler olarak anlatılması boşuna değil. Genel yaklaşım adına bu hakikatın unutulmaması lazım.

İkinci husus, bahsi geçen probleme yönelik direkt ve somut bir çözüm önerisi; bence bu çift evlilik hayatlarındaki sorumlulukları, yükümlülükleri ve yetkileri, bir başka tabirle hak ve ödevlerini yeniden belirlemeliler. Her ne kadar örfen bazı şeyler çok açık ve net bir şekilde kimin görevi olduğu belli olsa da, aile hayatı adına bu çift herşeyi yeniden masaya yatırmalılar. Söz gelimi ev hanımı bayan, evin tertip düzeninden sorumludur; ailenin ekonomik masarıfı erkeğin sorumluluğundadır; tamam, genel kabuller bunlar ve bu aile modeline birebir uyan kaideler. Böyle olmasına rağmen bunlar bile yeniden konuşulmalı, üzerinde mutabakata varılmalı. Anlaşmaya konu olan mevzular üzerinde anlaşmazlıklar, tartışmalar çıktığında, genel örf ve adetler değil, tabii iş bölümleri değil, bu ikili anlaşma gündeme gelir ve böyle anlaşmamış mıydık diyebilir eşler birbirlerine. İhtimal bu tip bir anlaşma, vicdanlar üzerinde daha baskıcı, yaptırım gücü daha yüksek bir vazife icra eder.

Belki rencide edici, belki üzücü ama bunu ifade etmeden yazıyı noktalamayacağım; bu çift, kendilerini huzursuz eden, bir hakem arayışına kadar iten problemin büyüklüğünü veya küçüklüğünü düşünseler. Yaşları 30’a gelmiş, dünyevi ve uhrevi beraberlik adına Allah’a halk önünde sözler vermiş, bu irade sahibi insanlar, iradelerinin hakkını veriyorlar mı acaba? Aynanın karşısına geçsinler bence; hakim olsunlar kendi problemleri hakkında. Davacı ve davalının karşılarına aynı gerekçelerle geldiğini hayal etsinler. İddia sahibi iddiasını, savunma savunmasını yapsın, bunlar da dinlesinler ve iki hakim birbirlerine danışarak nihai kararı versinler! Hükümleri ne olurdu acaba? Başımızda öylesine ciddi problemlerin var olduğu bir zamanda, bu gibi eften-püften şeylerle vakit öldürmek, enerji kaybetmek, şeytanın melabesi olup karı-koca kavga etmenin yerini söylesinler?

Evet; son söz onlarda. Cevaplarını merak ediyorum. Yoksa siz etmiyor musunuz?

0 yorum

Yorum Gönder