5 Şubat 2016 Cuma

Düşünceyi İfade

“Hakkın Hatırı âlîdir.” Bu cümlenin ifade ettiği mana ve o mananın kapsamı hakkında hiç derinden derine düşündünüz mü?

Bir soruya cevap sadedinde dile getirmeye başladığım düşüncelerin ilk cümleleriydi yukarıda okuduğunuz iki cümlelik paragraf. Soru şu; içinde bulunduğumuz camia ve onun din, dil, ülke, ülkü ve kültürümüz adına yapageldiği faaliyetlerde aklımıza gelen bazı parlak fikirler oluyor. Bu bazen mevcudu tenkit, bazen mevcudu kabulle beraber metodu tenkit, bazen şahısların belki de farkında olmadan yaptıkları ve kendilerinin katiyen görmedikleri şahsi hataları -ki bu şahsî hatalar başkaları tarafında şahsî olarak görülmüyor, tüm camiaya mal ediliyor- bazen de şu ana kadar hiç gümdeme getirilmemiş alabildiğine orjinal yeni fikirler, projeler olabiliyor. Ama yanlış anlaşılmalara vesile olur, hain, münekkid, uyumsuz, isyankar vs. yaftalarla mukabele göreceği endişesiyle dile getirmekten çekiniyoruz.

Evet; ben bu uzunca dile getirilen ama çerçevesi çok net çizilen soruya cevap olarak Hakkın hatırı âlîdir diye başladım. Neden? Çünkü meselenin püf noktası, burası. Öyle zannederim ki tabandan tavana gönüllüler hareketi içinde bulunan insanların tek bir gayesi vardır; Hakkın rızası. Bir başka ifadeyle Hakkın hatırı. Madem öyle; Hakkın hatırı başka hiç bir hatıra feda edilemez. Herkesin kendi idrak ufku, kapasitesi nisbetinde gördüğü, keşf ettiği, bizleri daha iyiye, daha güzele, daha doğruya götürecek şeyler açık yüreklilikle dile getirilmelidir.

Efendimiz (sav) dönemine bu gözle bakıldığında o kadar çok çarpıcı örnekle karşılarız ki insan bunlar elimizde örnek olarak dururken nasıl böyle bir soru sorulabilir, müslümanlar neden bu türlü İslami pratikten uzak düşünceler içine girebilir demeden edemiyor. Çünkü muhatap her daim sema ile bağlantısı olan Hz. Muhammed (sav) olduğu halde, çölden gelmiş bedeviler dahil herkes açık yüreklilikle fikrini, kanaatini, düşüncesini Efendiler Efendisine arz edebiliyordu. Bu, tıpkı soruda olduğu gibi bazen mevcud uygulamayı, bazen metodu, bazen şahısların yanlışlıklarını tenkit, bazen de yeni projeler oluyordu.

Pekala o cesareti nereden buluyorlardı? Nasıl cüret gösterip vahy ile müeyyed Peygambere bunları söyleyebiliyorlardı? Bana göre o cesaretin kaynağı şeksiz ve şüphesiz Hakkın hatırı idi ve onlar sahip oldukları iman ve aldıkları terbiye gereği Hakkın hatırını başka hiç bir hatıra feda etmeyecek fikri istikamete sahiptiler.

Yalnız bunu derken şu hususun gözden katiyen kaçırılmaması lazım; Efendimiz (sav) böylesi bir zemini hasıl etmiş, yanlış dahi olsa ashabın seslendirdiği düşüncelerin dinleneceği, yanlışsa tashih, doğruysa kâle alınacağı kanaatini herkesin zihninde ve vicdanında oturtmuş. Enginlerden engin merhameti ile herkesi kucakladığını, dolayısıyla yanlış bile olsa hiçbir cezai müeyyideye, kınamaya, ayıplamaya, alaya maruz kalmayacağını adeta zihinlere kazımış. Uygulamaları ile bunu defalarca göstermiş.

Bu açıdan eğer günümüzde o zemin hasıl edilememişse, insanlar dile getirdiği düşüncelerinden dolayı ayıplanıyor, kınanıyor, dışlanıyor, hainden itaatsize uzanan çizgide ithamlara maruz kalıyorsa, bu malesef bizim bir yanlışımızdır ve acilen ele alınıp düzeltilemesi gereken hayatı bir unsurdur.

Bitirirken, şu an üzerinde detaylıca durmaya gerek olmayan ama mutlaka hatırlatılması gereken bir husus; uslup meseledir. Sözü edilen düşünceler dile getirilirken mutlaka Müslüman ahlakına yaraşır ve yakışır bir tarzda söylenmesi gerekir.

Hasılı; Hak yolunda gönüllüler olarak bulunurken, Hak adına mutlaka zikri gereken hususları zikr etmeme, yetkili ve ilgililerle bunları paylaşmama, paylaşma cesareti gösterememe, korkma, geri adım atma, ‘Hakkın hatırı âlîdir’ çizgisinden uzaklaşmanın bir göstergesi olabilir diye endişe ederim.



Ahmet Kurucan

0 yorum

Yorum Gönder