14 Kasım 2016 Pazartesi

Kırık Testi - İ’lâ-yı Kelimetullah veya Mukaddes Vazife

Mukaddes Vazife

Bugün Allah rızası için yapılacak dünyalar kıymetinde bir iş var. Öyle bir iş ki, dünyevî cihetle bin defa İstanbul’un fethine takaddüm eder; gavsiyetten, kutbiyetten çok önce gelir. Bu iş, O’nun âleme tanıtılması, Hz. Muhammed aleyhisselâmın muhtaç ruhlara duyurulmasıdır. Öyleyse, bırakalım büyük iddiaları, boş lafları da bu vazifeyi yapmaya çalışalım. Dinimizi doğru bir şekilde başkalarına duyurma yolları arayıp bulalım. Allah’ın bize nasip ettiği bu eşsiz hakikatleri çocuğuyla-genciyle, kadınıyla erkeğiyle bütün dünyaya birden nasıl duyurabiliriz, bunun derdiyle dertlenelim.

Onun için, “En önemli mesele, Müslümanlarda yeniden, bir kere daha İslâmî heyecan uyarmaktır.” dedim. Kendilerini unutacak ve sadece beşerin ebedî saadetini düşünecek kadar, bir kere daha dinî heyecan uyarmak... Zaten sadece nefsimiz için yaşıyor ve kendimizi hatırlıyorsak, hatırlanması gerekli olanı hatırlayamayız. Bizi mahveden de yalnızca kendi nefsini düşünen insanların kabalıkları değil midir?

Ayrıca, yapmamız gereken işin keyfiyeti çok önemlidir. Biz Allah’ın rızasını kazanmak için i’lâ-yı kelimetullah vazifesinde bulunmaya çalışıyoruz. Yeryüzünde bundan daha yüce ve daha mukaddes bir vazife de bilmiyoruz. Bu vazife Cennetlere tercih edilir. Birinin hidayetine vesile olacağımız zaman Cennet kapılarının yedisi sekizi birden açılsa, bize “İçeriye buyurun!” dense, teşrifatçılar bizi istikbal etse, arkada hidayeti söz konusu olan o şahsı düşünüp “Biraz durun, ben şununla bir müddet meşgul olayım, sonra gelirim oraya!” diyebileceğimiz kadar mukaddestir bu vazife.

Bu sözü daha ileriye de götürebilirim. Yani herkesin O’na doğru koştuğu, uçtuğu Cemâlullah’ı müşâhede meselesinde bile “Ya Rab! Tek gelmemek için şunu da yanımda getirmek istiyorum, bana bir dakika müsaade buyur.” desek sezâdır. Gerçi, vuslata karşı dayanma âşığın ölümüdür. “Bir dakika müsaade et!” demek bu mesleğin yolcuları için bir ölüm olsa da, onlar “Hele biraz daha yanayım!” der ve bir insanın daha imanının kurtulmasını her şeye tercih ederler. “Bir iki kişi tanıyıp kabul etse ne olacak.” diyemeyiz. Bu vazifeyi yaparken anlattıklarımızı insanların kabul edip etmemesi ya da “evet” diyenlerin sayısı da bizi çok alâkadar etmez. Ardına düştüğümüz şey, sadece hayalimize yerleştirdiğimiz yüksek idealimiz ve gayemizdir; Allah’ın rızasıdır. İnsanların gönüllerine girip kabul ettirmek bizim elimizde değildir. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk’ın izin ve inayetiyle damlalar bir araya gelir; zamanla bir çaya, bir çağlayana dönüşür. Şimdiye kadar da hep öyle olmuştur.

Vazife çok büyük... İsterseniz “Biz o işin eri değiliz.” deyin. O da meselenin ayrı bir derinliği... Hiçlikten varlığa yürümek... O kutlu zat da, “Hiç ender hiç olan bu kardeşiniz…” diyor. Evet, kendini “hiç” olarak görmek çok önemlidir; aynı zamanda bu, meselenin en derin yanıdır. “Ben”in (enaniyetin) burnunu kıran bir balyozdur o. Ve hepimizin böyle bir balyoza ihtiyacı var. “Ene”nin burnunu kırdığımız zaman “Hüve” (O) görünür.

Allah (celle celâluhu) sizi çağın Ebû Bekirleri yapsın, başka ne diyeyim. Cenâb-ı Hak her birinizi tutup bir yere koymuş. Başkasını değil sizi tutmuş, başka yere değil bulunduğunuz mekâna koymuş. Öyleyse düşünmek lazım: “Bizi hangi hikmete binaen buraya koydu? Abes iş yapmayacağına ve her işinde hikmetler bulunduğuna göre, acaba ne istiyor bizden?” Sekizinci Söz’de dendiği gibi “Ey bu yerlerin Hâkim’i! Senin bahtına düştüm, Sana dehalet ediyorum ve Sana hizmetkârım. Senin rızanı istiyor ve Seni arıyorum.1 (Ey bizi bu gurbete atan Allahım! Bundan muradın ne ise onu benim vicdanıma duyur. Ve sadece duyurmakla kalma, beni o duyguyla doyur. Bu işin hakkını vermeye, bu vazifenin gereğini yapmaya muvaffak eyle...)” demeli. Hiçbir şey öyle tesadüf ve raslantı gibi görünmüyor. Belli ki her hâdiseyle kendini anlatan biri var. O bizi çölün ortasına da atsa, bizimle bir şey yapmak istiyordur; bizden bir muradı vardır. Öyleyse şaşkınlığa düşmemek, O’na sığınmak ve bizden istediğini yerine getirmek lazımdır.

Bu duygularla hareket eder, yaptıklarımızı bir sorumluluk olarak yerine getirir ve bütün başarılarımızı ondan bilirsek; işin kaynağını bulur ve berekete ereriz. Yoksa, kaynağa karşı gaflet, onun etrafında dönüp durduğumuz hâlde bizi susuzluktan öldürür. Önemli olan onu bulmak, kendimizi nazara vereceğimize “O” demektir. Niye öyle küçük şeylere dayanacağız ki? Kevn ü mekânları evirip çeviren, kabza-i tasarrufunda tutan, tesbih taneleri gibi döndüren “Sonsuz Kudret” varken; kıskançlık ve öldüren bir hırs derecesinde O’nu nazara vermek varken; niye sinek kanadı mahiyetindeki nefislerimizden bahsedeceğiz ki? O sinek kanadı yok değil, var; ama o kanadı da yine Cenâb-ı Allah yaratmış. Öyleyse hep O’nu söylemeli, O’ndan bahisler açmalıyız.

Mecnun’a deseniz ki, “Gel seninle sohbet edelim.” Başlasanız söze; güllerden, çiçeklerden dem vursanız; o hayret içinde kalacak, “Bunlara ne oluyor ki Leyla varken başka şeyden bahsediyorlar?” diyecektir. O hâlde, niçin biz bütün gönüllerin Leyla’sına karşı gafil yaşayalım. O her şeyle gürül gürül kendini ifade ediyor. Bize de, kendisini duyacak kulak, sezecek gönül ve kitabını okuyacak göz vermiş. Niye gaflet edelim; neden bakışı, duyuşu ve sezişi değerler üstü seviyeye yükseltmeyelim ki! Onu nâmütenâhî değerlendirme mümkünken ve nâmütenâhîye bağlı olan her şey sonsuzluk kazanıyorken biz niçin meseleyi kendi değersizliğimize bağlayalım?

Bu düşüncede olunmazsa, dünya hayatı yaşanmaya ve ebedî bir hayat varken burada kalmaya da değmez. İnsan kıymetli şeyler yapmalı. Her gün bir kere daha Cennet’i kazanmalı. Her gün bir kere daha Rabbini tanımalı. Her gün bir kere daha değişik buudda mehâfet ve mehâbet atmosferi içinde bulunmalı ki, yaşamaya değsin. Hayat onunla irtibatlı götürülürse hayattır. Yoksa cismen ölü olmayanlara da Kur’ân ölü nazarıyla bakıyor. إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى “Ölülere duyuramazsın!”2 diyor. O’nu duymayan gönüller ölüdür. O’nunla beraberlik arkasına düşmeyenler, her gün bir adım daha kendini O’na yakın hissetmeyenler ölüdür. Hayatını O’nun rızasına bağlı götürmeyenler, O’nun huzurunda duruyor gibi davranmayanlar derecelerine göre ölüdür.

Ayrıca dünya hayatı itibarıyla bazı şeylerden mahrum yaşamak da çok önemli değildir. Bazen insanın aklına yurt yuva, köşk kasr gelebilir; bence bu konuda da Yunus gibi davranmalı ve “Bana Seni gerek” demeli. Hatta, “Nasıl olsa ötede verirler.” gibi bir beklenti ve telakkî bile, bir makama göre, O’na karşı saygısızlık olur. O ister verir, ister vermez. Vilâyet talebinde bulunmak bile O’nunla olan münasebetimize olumsuz tesir eder. Bizim duygu ve niyazımız “Senin sürekli teveccüh buyurduğun ümmî, âciz, zavallı, fakir, muhtaç ve fakat Sana müştak bir abd eyle!” şeklinde olmalıdır. Cenâb-ı Allah, tebcil makamında سُبْحَانَ الَّذِۤي أَسْرٰى بِعَبْدِه۪3 diyerek “İnsanlığın İftihar Tablosu”nu bir abd, kul olarak tavsif etmiştir. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) kul peygamberdir, melik değil.

Ufkumu Tutan Tek Şey, Biricik Sevdam...

Şu kısacık ömrümüzde, şahsımızın bilinmesi, iyi olarak tanınması ve böylece bize hürmet edilmesi şeklinde gayeler taşımak ya da dünya nimetlerinden istifade etme türünden bazı sevdalar ardına düşmek Rabb’e karşı çok büyük bir ayıptır. Onu anlatmak ve dinimizin i’lâsına çalışmak gibi bir kulluk vazifemiz varken dünyevî başka hedefler edinmek Allah’a karşı vefasızlıktır.

Kendi adıma da, makam mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabbime, “Efendim”e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Millet olarak, zaman içinde kendimizi yenilemek, daha parlak bir görüntü sergilemek, hususiyle de son bin senelik müktesebâtımızı, kültürümüzü tanımak, tanıtmak ve dinimizi anlatmaktan başka hiçbir sevdam olmasını istemiyorum. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve merhametinden ümit etmekle beraber kendimi hiç ehil görmediğim Cennet, bütün güzellikleriyle ayaklarımın önüne serilse de ben şu anki hâlet-i ruhiyem itibarıyla bunu da istemiyorum. Bu sözümle hâşâ Cennet’i küçümsediğim veya meşru dairedeki dünyevî lezzet ve nimetlerin dahi hiç istenmemesi gerektiğini kastettiğim zannedilmesin. Ben gözümü gönlümü dolduran bir sevdayı ifade etmeye çalışıyorum. Dinime ve milletime hizmet duygusu bütün bütün ufkumu kaplıyor, bunun dışında başka hiçbir şey düşünmüyorum. Hatta düşünmemin, istememin haram olduğunu zannediyorum.

Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; her biri kalbimi durduracak büyüklükte üç dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de, ben dünyevî lezzetleri, hatta Cennet’i değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi “Bu gece son gecemdir” diye bekliyorum. Ama dünyaya bir “hizmet diyarı” olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum.

İlk Müslümanların Akla Hayret Veren Performansları

İlk Müslümanların, İslâm’ı dünyanın dört bir yanına götürürken nasıl davrandıklarına dair teferruatlı bilgiye sahip değiliz. Gittikleri yerlerdeki hâkim dinler, mezhepler, düşünceler ve müessir kültür kalıntılarına rağmen çok kısa bir zamanda İslâm’ın gönüllere girmesi insana hayret veriyor. Onların bu konuda çok başarılı oldukları anlaşılıyor. Bu başarıyı, kâhir orduların girdikleri yerlerde halka baskı yapmasıyla ve kılıç zoruyla açıklamaya çalışmak akıl ve mantığın kabul edeceği bir şey değildir.

Buyurun, bugün gelişmiş bir millet olmanın imkânları ile, medenî insanlar olarak Hindistan’a gidin; ilk Müslümanların o zamana nispeten elli senede yaptıklarının ne kadarını yapabileceğinizi bir deneyin. Zaten bugün Hindistan’daki mevcut Müslüman nüfus da, o dönemde Müslüman olanların çocukları. Müslümanlar daha hicret-i seniyyenin kırkıncı senesinde Sindâbâd’a girdiler ve o günden bu yana Hindistan’da Müslümanlık var. Buhâra, Semerkand gibi beldelere hicret-i seniyyenin sekseninci senesi girilmiş. Buharî’nin dedesi, kendi hocası meşhur hadisçi Müsnedî’nin dedesinin vesilesiyle Müslüman olmuş. Buharî, üçüncü asrın yarısına kadar yaşadığına ve üçüncü asırda o muazzam eserini ortaya koyacak verimliliği gösterdiğine göre diyebiliriz ki, o coğrafyada bulunan insanlar çok erken dönemde Müslümanlaşmışlar. Dahası, dinin dilini benimsemişler, o dilin büyük üstadlarını yetiştirmişler ve Hicaz’da yaşayan hadisçilerden daha güçlü muhaddisler Asya’da ortaya çıkmış. Hatta denebilir ki, İmam Malik gibi Muvatta sahibi büyük bir âlim istisna edilecek olursa, ondan sonrakiler, İmam Şâfiî de dâhil Asya kültürüyle yetişmiştir.

Evet, İmam Şâfiî, Irak, İran, Bağdat civarında dolaşmış; İmam Azam Ebû Hanife’nin talebelerinden ders almıştır. Buharî, Müslim, Nesaî... Bunların her birisi Asya’nın bir yerinde neş’et etmiştir. Buhâra ve Tirmiz birbirine yakın yerlerdir. Ebû Dâvûd Sicistan’dan, Nesaî Nese’den... Hadisçilerden başka, onca fakih yetişmiştir buralarda. İkinci asrın ortalarına doğru devâsâ hukukçular sahnede yerini almış, fıkıh metodolojisi gelişmiş ve üçüncü asra doğru dünyada eşi emsâli olmayacak şekilde bir rönesans yaşanmıştır.

Onlar Gönülleri Fethetti Hâsılı, erken devirlerdeki Müslümanlar, oralara kılıç zoruyla, baskıyla girmiş değillerdir. Gönülleri fethetmiş, kalblere taht
kurmuş, akılları durduran hayretengiz bir performans ortaya koymuşlardır. Şimdi günümüzün daha sağlam düşünüyor gibi görünen, daha iyi imkânlara sahip insanına bakalım. Günümüz insanı daha çok malzemeye, daha çok dökümana sahip; muhâbere ve muvâsala (haberleşme) şartları daha rahat; telekominikasyon imkânları oldukça ilerlemiş; teknoloji insanların emrine âmâde; fakat acaba günümüzün Müslümanları, ilklerin ortaya koyduğu cehd ve gayretin ne kadarını sergiliyor? Kaç insanın hidayetine vesile olmuş ve bundan sonra da kaç insanı iman nuruna taşımayı planlıyor?

Ebû Eyyub el-Ensârî Hazretleri

Evet, selef-i salihînin elinde bizdeki imkânlar yoktu. Ebû Eyyub el-Ensârî Hazretleri İstanbul’a ulaşıncaya kadar kim bilir neler çekti? Yezid döneminde yaptıkları bu seferde, herhâlde oraya gelinceye kadar altı ay yol yürümek zorundaydılar. Ebû Eyyub Hazretleri çok yaşlıydı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret buyurdukları zaman Ebû Eyyub el-Ensârî Hazretlerinin çoluk çocuğu vardı. O zamanlar otuz küsur yaşında var idiyse, katıldığı İstanbul seferi hicret-i seniyyenin aşağı yukarı kırkıncı senesinde olduğuna göre, yaşı yetmiş yetmiş beş civarındaydı. Yetmiş yaşın üzerindeki o insan, dinini i’lâ uğruna, kendisini atın üzerine bağlatıyor ve o uzun mesafeyi o şekilde aşıyordu.

Ebû Talha Hazretleri

Aynen Ebû Eyyub el-Ensârî gibi, Ebû Talha Hazretleri de oldukça yaşlanmıştı; ama hâlâ cihad aşkıyla yanıyordu. Atın üstünde duramayacak hâlde olmasına rağmen cihada gitmek isteyince torunları diyordu ki, “Sen Allah Resûlü hayatta iken yeterince savaştın. Bedir’de, Uhud’da bulundun. Artık sen dinlen, biz senin yerine cihad ederiz. Hem yürüyecek dermanın bile kalmadı.” Ebû Talha (radıyallâhu anh) “Hayır!” diye cevap veriyor, Tevbe sûresinin kırk birinci âyetini okuyor ve “Allah öyle bir tefrik yapmıyor ki... ‘Yaya ya da binitli olarak, piyade veya süvari olarak Allah yolunda seferberlik yapın.’4 buyuruyor.” diyordu. “Sen atın üstünde duracak hâlde de değilsin!” dediklerinde ise “Bağlayın beni atın üstüne, öyle gideyim!” cevabını veriyordu. Ve o hâliyle, Kıbrıs’a yapılan deniz seferine katılıyordu. Gemide ağır bir şekilde hastalanmış ve birkaç gün sonra da vefat etmişti. Geminin karaya ulaşmasını bekledikleri için defnini yedi gün sonra yapmışlar; ama cesedinin bozulmadığını görmüşlerdi.5

Ümmü Haram Validemiz

Aynı sefere katılanlardan birisi de “Hala Sultan” dediğimiz Ümmü Haram validemizdir. Bu sefere katılacağı müjdesini seneler önce Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) fem-i mübarekinden alan anamız, o gün seksen altı yaşında olmasına rağmen aynı i’lâ-yı kelimetullah aşkı onu da evinde oturmaktan alıkoymuş ve Kıbrıs’a kadar götürmüştü. Karaya çıkıldığında atının ayaklarının sürçmesiyle düşmüş ve şehit olmuştu.6 Kıbrıs Rum kesiminin Larnaka şehrinde bulunan kabr-i şerîfi, adayı fetheden Osmanlılar tarafından 1570 senesinde türbe ve cami yapımıyla genişletilmiş ve onarılmıştı.

Görüldüğü gibi, bu insanlar her türlü mehâliki göğüsleyerek en uzak yerlere bile gitmişler. Mesafeler o kadar uzun ki, bir yere ulaşabilmek için altı ay yol gitmek zorunda kalmışlar. Sonra da orada cansiperâne mücadele etmişler. Ve akabinde bir yolunu, fırsatını bulup istidatlı ruhlara dinî duyguyu, dinî düşünceyi fısıldamışlar. Dinlerini arızasız temsil etmiş, göstermiş ve başkalarına tesir etmişler. Bu çok zor işlere talip olmuşlar ve şikayet nedir bilmeden vazifelerini yapmışlar. Şikayet etmediklerini iyi bildiğimi söyleyebilirim. Siyer ve megâzi kitaplarında, o tehlikeleri, o ifritten şeyleri göğüsleyen bu insanların, verdikleri mücadeleden iki kelimelik şikayette bulunduklarını görmedim.

Bir Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî’ye bakın. Başını kaynayan suya sokuyorlar, yüzünün etleri dökülüyor, ama “Benim başıma bunlar geldi.”7 diye şikayet etmiyor. Bizler, hiçbirimiz, dinimizden dolayı bu ölçüde sıkıntı çekmedik. Çok rahatız. Bunun karşılığında, Cenâb-ı Hakk’ın bunca nimetine karşı bir şükür ifadesi olarak, bize lütfettiği o teknik imkânları onu duyurma adına kullanmıyorsak bu apaçık nankörlük olur. Hem körlük olur, hem nankörlük olur. Nan, ekmek demektir. Nankör olma, ekmeği nimet mânâsına alırsanız, nimeti görmeme demektir.

Günümüz Mü’minlerine Gelince...

İşte günümüzün her bir mü’mini de, elindeki geniş imkânları ve olumlu şartları değerlendirerek nereye ulaşabilecekse Allah’ın izniyle oraya ulaşmaya bakmalıdır. Ve elinden gelen her şeyi yapıp sonuçta demelidir ki, “Bizim neslimiz bu meseleyi ancak şu noktaya götürmeye müsaitti, donanımımız ancak ona yetiyordu. Hele biz oraya bırakalım, arkadan gelenler de alır daha ileriye götürürler, daha arkadan gelenler de alır daha öteye taşırlar...”

Öyleyse, herkes din-i mübîn-i İslâm’ı tebliğ ve temsil etme vazifesini sırtlanacak; ömrünün, gücünün, kabiliyetinin ve imkânların el vermesi ölçüsünde yürüyebildiği kadar yürüyecek ve yorulup tükendiği yerde o kutsî emaneti arkadan gelen bir tanesi alıp yola devam edecek. Şimdiye kadar hep öyle olmuş. Dini temsil etme ve başkalarına anlatma işini sahabi efendilerimiz Emevilere, Emeviler Abbasîlere bırakmış; daha sonra Abbasîler sarsıntı yaşarken, hicret-i seniyyenin üçüncü asrından dördüncü asrına girilirken, Asya’dan gelen Türk boyları işin altına girmiş. Tuğrul Bey’in önderliğinde, 1050’lerde Bağdat’ı korumuşlar ve 1071 gibi çok erken bir tarihte Malazgirt’te İslâm’ın koruyuculuğunu üzerlerine almışlar. “Onlar bir mübarek topluluktu, kazandıkları şeylerle yürüdüler Allah’a... Siz de kazandıklarınızla, kesbinizle veya iktisabınızla; ya yanlışlarınızla, hatalarınızla ya da sevaplarınızla bir gün Allah’a yürüyeceksiniz.’”8 Vazife yapmış olarak yürüme de var, vazifeden kaçmış olan firariler gibi derdest edilerek oraya celbedilme de var. Öyle bir celbedilmeden Allah’a sığınırız.

Sahabe Şuuru

Osman Gazi Hazretleri ruhunu çadırda teslim etmişti. Vefatı sırasında Söğüt’e yerleşeli kırk seneden fazla olmuştu; ama onun hâlâ evi yoktu. Bilecik’te oğlu Orhan Gazi’nin emri altında Bursa’yı fethe uğraşırken uzaktan Bursa’nın ışıklarını görüyor ve “Beni oraya defnedin.” diyordu. Etraftaki tekfurlardan elde ettiği mal mülkle tâ o zaman Topkapı Sarayı’nı kurabilirdi; ama o çadırında vefat ediyordu. Zira o derin bir safvet, samimiyet ve adanmışlık ruhunun adamıydı. Bu fotoğrafı alır, sahabenin yanına koyarsanız aradaki farkı çok seçemez, tefrik edemezsiniz. Osman Gazi Hazretlerini Hz. Halid’le yan yana getirseniz (sahabinin mutlak fazileti mahfuz) seçmekte zorlanırsınız, “Acaba bu mu, yoksa öbürü mü Halid?” dersiniz. Bildiğiniz gibi, Hz. Halid vefat ederken geride hiçbir şey bırakmamıştı. Hz. Ömer diyor ki, “Hz. Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı; İslâm’ın bir yitiği olarak gitti. Gitti ve geride sadece atını ve kılıcını bıraktı.”9

Hz. Halid, iki imparatorluğu yerle bir etmişti; ama kendisine ait hiç mal mülk edinmemişti. Bu, mal mülk olmamalı demek değildir; gönlünü dünyaya kaptırmama, mala mülke, makama mansıba bağlanmama, bağlanılması lazım gelene bağlanma demektir. İnsanın ancak tek bir yere bağlanmaya gücü yeter. Âdemoğlu, iki şeye aynı ölçüde, aynı kuvvette gönül veremez.

İşte onlar, i’lâ-yı kelimetullahtan başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. İstiyorlardı ki, herkes Allah’ı tanısın. İnsanlar, Hz. Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanışsın. Gece gündüz “Bu kocaman dünyaya nasıl Müslümanlığı anlatırız?” diyorlardı. Bir gün dünyanın büyüklüğüne bakıyor, anlatılanları dinliyor ve “Demek ki, bu dünyaya Müslümanlığı anlatmak bir insanın ömrüne sığmayacak kadar zormuş.” diyorlardı. Sadece şu söze bile baksanız, maksat ve gayelerinin ne olduğunu, ne ile dertlendiklerini görürsünüz.

Hedef gösterme mi anlarsınız, müjde mi bilmem; ama Allah Resûlü “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.”10 buyurmuştu. Onlar, bunu bir vazife olarak anlamışlar ve hep bu vazifeyi eda etme gayretiyle yaşamışlardı. Aziz milletimizin mazisi bu kutlu vazifeyi yapmanın izzetiyle doludur. Herkesin ölüm hastalıklarına tutulduğu yerde bu millet “Biz ümit olmalıyız.” deyip ayakta kalmasını bilmiş ve bu şuurla yaşamıştır.

Tebliğ Vazifesi ve Allah’ın Koruması

Soru: Hocam, Peygamber Efendimiz’e tebliğ emri verilen âyet-i kerimede Allah’ın korumasından da bahsediliyor. Bu âyeti nasıl anlamalıyız?

Cevap: Daha önce de bu âyet-i kerimenin tebliğ vazifesine bakan yönleriyle alâkalı mütalaalarda bulunmuştuk. Bu defa sorunuzdaki esas noktayı hıfz-ı ilâhî, Allah’ın koruması teşkil ediyor. Âyetin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez.”11

Tebliğ Pek Ağır Bir Sorumluluktur

Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddî bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik pâyesine yükseltilmiş ve o pâyeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Bu açıdan, bir peygamber “Ben başka işler de yapayım, bu arada risalet vazifesini de yerine getireyim.” demez/diyemez. Cenâb-ı Hak, bir insana iffet, fetanet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikamet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlâs, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Belki başlangıçta az da olsa, kuşku, endişe, korku ve telaş hissi duymuşlardır. Fakat işin içine girince artık görmüşlerdir ki, –tabiri caizse– bu işten kurtulma, bir kenara çekilme imkânı yoktur. Onlar için mecburi istikamet, risalet yolunda yürümektir.

İşte âyet-i kerimede “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun.” Yani, “Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alâkalı hususların gereğini tam eda etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun.”12 deniliyor. Âyeti böyle anlamazsak, hâşâ Kur’ân’ın kelimelerinde haşiv (lüzumsuz ve fazlalık söz) var zannederiz. Her ne kadar meâl verirken meseleyi belli kısaltma ve tasarruflarla ifade ediyorsak da âyetten asıl anlaşılması gereken “Eğer tebliğ vazifesinde bulunmazsan, tebliğini yapmamış olursun.” demek değildir; “Tebliğ vazifesinin bütün gereklerini yerine getirmezsen, konumunun hakkını, peygamberlikle donanmış olmanın hakkını vermemiş olursun.” demektir. Yani, “Sen bazı endişelerden tam tecerrüd etme ve bazı şeylere de im’ân-ı nazarda bulunma konumundasın. Öyleyse, “Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.”13 Bu, “Seçimini her şeyi terk etmeye ve sadece Allah’a yönelmeye bağla.” demektir.

Vazife Mahallinin Şartları Bütün peygamberler gibi Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) da konumunun farkındadır; farkındadır; ama vazife mahalli olan dünya pek müthiştir. İçinde yaşadığı toplumda ahlâk öyle bozulmuş, çirkin huylar öyle yerleşmiş, kötü tavır ve davranışlar öyle tabiat ve âdet hâline gelmiştir ki, Üstad’ın tabiriyle, bu menfilikler o toplum fertlerinin kan ve damarlarına işlemiştir. Hz. Bediüzzaman, Efendimiz’in büyüklüğünü meydan okurcasına nazara verdiği yerde şöyle der: “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak; bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tespit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. İşte, şu Asr-ı Saadet’i görmeyenlere, Ceziretü’l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nispeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”14

İşte o devrin alışkanlıkları sigara tiryakiliği gibi de değildi. O insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyorlar; ellerini ayaklarını bağlıyorlar; o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye... O devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimiz’e “Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et!”15 diyordu. “Bu senin konumunun gereği... Her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, seni o yüce konumdan mahrum ederiz.” mesajı veriyordu.

Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü’ne düşman olmuştu. Meselâ, Resûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebû Leheb’in evine gitmiş, hem Ebû Leheb hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz’i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe’den süt emzirtmişlerdi. Fakat peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebû Leheb ve eşi “eleddi hisam (en azgın düşmanlar)”dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi, kabile ve ülke planında da Efendimiz’in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz daha hayattayken, Bizans ordusu Medine’nin kapılarına kadar gelmişti.

Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler hâlinde, çok korkunç düşman halkaları vardı onun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. Bir yerde Efendimiz’in mübarek başına taş atıyorlar, bir yerde yemeğine zehir koyuyorlar, bir başka yerde kılıçları O’nu öldürmek için biliyorlar, akla hayale gelmeyecek komplo ve suikastler hazırlıyorlardı. İşte, etrafı düşmanlar ve düşmanlıklarla çevrilmiş bir insan için asıl kaynağından bir teminat yerinde olacaktı. “O, teminata ihtiyaç duyuyordu.” demedim, bunu özellikle ve kasten söylemedim. “Böyle bir teminat zaruretti.” de demedim. Çünkü Efendimiz’in mübarek yapısı bunları aşmaya müsaitti. Allah’ın izin ve inayetiyle, Allah’a (celle celâluhu) tevekkül ve teslimiyetiyle o bütün menfîlikleri aşabilirdi. Fakat Efendimiz’e bir iltifat ve tesliye olarak “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden
koruyacaktır.”16 buyurulmuştu.

Ve Âyetin Müjdesi

Bu âyet müjde ediyordu ki, “Sen vazifeni yap, başkaları endişe duyabilirler, ama sen endişe etmemelisin. Allah’ın, seni koruyacağına dair vaadi var. Sana el uzatmak, kötülük yapmak isteyenlere karşı Allah bütün yolları tıkar. Sana ulaşamaz düşmanların. Sana kötülük niyetiyle gelenler düz yollarda şaşırırlar. Allah seni ins u cinnin şerlerinden koruyacaktır.” Evet, Efendimiz zaten tevekkül içindeydi. O’nun teslimiyeti tamdı. Hatta O tefvîz ufkunda dolaşıyordu. Cenâb-ı Hak sika adına O’na, “Sen esbabın bütün bütün geçersiz kaldığı yerde bile Rabbinin seni yalnız bırakmayacağı mülâhazasına sımsıkı sarıl” dedi ve O’nda sika duygusunu tetikledi. Ve “sika kahramanı” olan Allah Resûlü, bu âyetin nüzulünden sonra, daha önce geceleri çadırını bekleyen sahabe efendilerimizi dahi aramaz oldu.

Rabbine karşı itimat ve güveni o kadar tamdı ki… Hicret sırasında mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş’in reisleri, mühim bir ücret mukabilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı göndermişler; takip edip Efendimiz’i ve yanındakileri öldürmeye çalışmasını istemişlerdi. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Ebû Bekr-i Sıddık ile beraber mağaradan çıkıp giderken Sürâka’nın geldiğini görmüşlerdi. Hz. Ebû Bekir, Peygamberimiz’e zarar gelmesinden endişe etmişti. İşte o anda Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm mağarada, kendisini takip edenler girişe kadar gelip az eğilseler görebilecek kadar yaklaştıkları anda dediği gibi, “Tasalanma! Allah, bizimle beraberdir.”17 demişti. Sürâka’ya bir bakmış; o anda Sürâka’nın atının ayakları yere saplanıp kalmıştı. Sürâka, tekrar kurtulmuş, yine takip etmiş; ama atının ayakları yine saplanmış ve saplandığı yerden de duman gibi bir şey çıkmaya başlamıştı. O vakit anlamıştı ki, ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki O’na ilişsin. “el-Aman!” demiş; Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm da aman vermiş ve “Git, öyle bir şey yap ki başkası bizi takip etmesin!” demişti.18

Efendimiz ve Peygamberlik Davasının Vârisleri

Aslında Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz’in hayatında gösterdiği her şey, kıyamete kadar dava-yı nübüvvetin vârisleri için de birer örnek ve daima müracaat edilecek bir misaldir. Kur’ân-ı Kerim’de diğer enbiya-i izamın hayatlarından değişik tablolar birer örnek olarak gösterilmiştir. Meselâ, Mümtahine sûresinin dördüncü âyetinde meâlen şöyle denilmektedir: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani onlar hemşehrilerine şöyle demişlerdi: ‘Bizim, ne sizinle, ne de Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeriklerinizle hiçbir ilişiğimiz kalmamıştır. Siz Allah’ın tek ilâh olduğuna inanmadıkça, biz sizi reddediyor, bizimle sizin aranızda ebedî olarak düşmanlık ve nefret meydana geldiğini ilan ediyoruz.’ Ne var ki İbrahim’in babasına ‘Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Bununla beraber, Allah’ın senin hakkında dilediği hiçbir şeyi önlemem mümkün değildir’ demesi başka. Onun ve beraberinde olanların duası şudur: ‘Ey Yüce Rabbimiz, yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız!’ ”19 Hz. İbrahim ve ashabının hali, Ashab-ı Kehf’inki gibi bir baş kaldırma, küfre karşı bir tavır ortaya koymadır. Daha pek çok âyette bu türden örnekler vardır ve onlar sayesinde mü’minlere belli yol işaretleri gösterilmektedir.

Fakat o peygamberlerin sergüzeşt-i hayatlarını isabetli anlayabilmek ve onları doğru değerlendirebilmek için Hakikat-ı Ahmediye çok iyi bilinmelidir. Efendimiz’in temsili “gez-göz-arpacık” gibi kabul edilip meseleye o zaviyeden bakılmazsa diğer peygamberlerin hayatları vesilesiyle verilen örnekler de doğru anlaşılamaz. Meselâ, Hz. Musa’nın kaçması çok farklı yorumlanabilir. Fakat Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun mübarek temsili “gez-göz-arpacık” gibi kullanılır ve ancak bir hicret penceresinden o kaçışa bakılırsa mesele doğru anlaşılır. Seyyidinâ Hz. Davud’u doğru yorumlama da, Seyyidinâ Hz. Mesih’i yanlışsız okuma da o sayede olur.

Öyleyse bizim için Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Salih (aleyhimüsselâm) efendilerimizin hayatında çok önemli dersler vardır. Fakat bizim, bu derslerin âdeta bir dantela gibi işlenmiş olmasını, ruhumuz, vicdanımız, hissimiz, bütün zâhir ve bâtın latîfelerimizle kabul etmemiz ve onları doğru değerlendirmemiz Hz. Muhammed kanaviçesini bir model olarak kullanmamıza bağlıdır. Bu açıdan bizim için, isterseniz eski mantıkçıların sözüyle diyeyim, evvelen ve bizzat, birinci dereceden örnek, muktedâ bih ve rehber-i ekmel Hz. Muhammed’dir. O’ndan sonra diğer peygamberlerden de dersimizi alırız; ama O’nun vasıtasıyla alırız. Yani, aramızda O vardır. O’nun yorumuna, O’nun seslendirmesine göre onları değerlendirir ve onlardan istifade ederiz.

Evet, sözü tekrar esas mevzumuza getirecek olursak, Efendimiz bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah’ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lazımdır. Meselâ, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı din-i mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıd-ı ilâhiyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor; çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsnükabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah’ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nev’inden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyle böyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkün ve muhtemeldir.

İşte, Üstad’ın “Kardeşlerim, biz inayet altındayız; Allah’ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır.”20 dediği gibi, siz vazifenizi hâlisane yapmaya çalışırsanız Allah (celle celâluhu) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından sıyanet edecektir. Bu koruma vaadi, Efendimiz’i “sika”ya ulaştıran bir iltifat olarak telakki edilmesine karşılık, bizim için tam bir teselli kaynağıdır, çünkü bizim O’na ihtiyacımız var. Biz öyle bir teselli ve koruma sözüne muhtacız. Ne ölçüde muhtacız? Tam tevekkülü elde etme, teslimiyete ulaşma adına muhtacız. Çünkü biz zayıfız; donanımımız, Efendimiz’in katlandığı o büyük sıkıntılara, dert ve çilelere katlanmaya müsait değil.

Bakın o hususî donanımlı “İnsanlığın İftihar Tablosu”na... Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, ta O’nun yanına kadar gelerek, elinde kılıç, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma, “Şimdi seni elimden kim kurtaracak?” diyor. Âdeta kâinatı ihtizaza getiren bir ses duyuluyor: “Allah!...” Efendimiz’in, cesareti ve mehîb sesi karşısında Gavres, iki omzu ortasına gaibden bir darbe yemiş gibi kılıç elinden düşüyor, yere yuvarlanıyor. Allah Resûlü, kılıcı eline alıyor ve “Ya şimdi seni benden kim kurtaracak?” diyor. Ama onu cezalandırmıyor, affediyor. O adam kabilesinin yanına gidince herkes hayrette kalıyor. “Ne oldu sana? Niçin bir şey yapamadın?” diyorlar. O şöyle cevap veriyor: “Ben şimdi insanların en hayırlısının yanından geliyorum!”21 Evet, bir insanın güçlü olduğu zaman affedici olması çok mühimdir. Allah Resûlü güçlü olduğu anın hakkını da veriyor. Elinde güç ve güce ait imkânlar olmadığı zaman da “Asıl Güç Kaynağı”na dayanıyor. Hemen لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ cephanesini harekete geçiriyor.

İşte bu hâdise de gösteriyor ki, O’nda tevekkülün çok çok üstünde bir sika ufku vardı ve söz konusu âyet O’nun için sika ufkunda bir beyandı. Ama onu, bizim için tevekküle bir çağrı sayabilirsiniz. “Allah’a tevekkül edin, korkmayın. Allah kefil olarak size yeter. Yardımcı arıyorsanız Allah size yeter. Dost isterseniz Allah yeter.” demektir. Evet, biz de Allah’ın ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ızdırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah’ın görüp gözetmesi altındayız; O’nun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, O’na karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa; meselâ vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler o daire içine alınıyor, onlara sıyanet, inayet, riayet ve kilaet vaadediliyorsa; biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa; hıfz-ı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak; o bizim kusurumlarımızdan, olmamız lazım geldiği gibi olamayışımızdandır. Zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığındandır.

Bu açıdan iki şeye çok dikkat etmemiz lazımdır: Birincisi, o daire-i kudsiye içine girebilmek, yani, ihlâs dairesi içinde ihlâslılar, sadıklar, vefalılar ve adanmışlarla beraber olmak; ikincisi, Allah’a çok güvenmek, çok itimat etmek ve üzerimize düşen vazifeyi mutlaka yapmak.

Bediüzzaman Hazretleri, sohbetimize mevzu olan âyet-i kerimenin Efendimiz’in ve Kur’ân’ın mucizelerinden olduğunu ifade eder. Bu faslı da şimdilik, onun sözlerine kulak vererek bitirelim: “Evet, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Hâlbuki O’nun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı hâlde, kemâl-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Mele-i Âlâya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti, “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.”22 âyetinin ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinat olduğunu, güneş gibi gösterdi.”23

Aksiyon ve Kalbî Hayat

Soru: Bazı insanlar devamlı vatana millete hizmette koşturuyor; ama zahiren ibadet ü taatte çok derin görünmüyorlar. Bunun yanında maneviyata açık, içe doğru derin, dış dünyaya biraz daha kapalı insanlar da var. Bunlardan hangisi daha makbuldür?

Cevap: Bunların hepsi ayrı ayrı meziyetler. Hepsinin ayrı yeri vardır ve insanın affına vesile olabilir. Ama en iyisi ve en mükemmeli, hem Rabbimizle münasebetimizde sağlam durmak, hatta mazhariyetleri hissetmemek, yukarıda arz edildiği gibi devamlı ibadete, evrâd u ezkâra iştiyaklı olmak hem de “Beni bunca nimetlerle perverde eden (besleyen) Rabbimi duyurmalı, sevdirmeli değil miyim?” demek. Bu şekilde câmî (pek çok hususiyeti üzerinde barındıran) insan olunur. İnsan-ı kâmil de, böyle tiplerden çıkar. Çünkü insan-ı kâmil câmîdir; yani ruhî ve kalbî hayatıyla, sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla, letâif-i zâhiresi ve bâtınasıyla hep aynı noktada bulunur; Allah karşısında aynı duruşa muvaffak olur. Tek yanlı olanlardan câmî insan ve dolayısıyla insan-ı kâmil çıkmaz. İkinci bir mesele de, bazı insanların fıtratı metafizik mülâhazalara açıktır; bazılarında ise irşad etme, tebliğde bulunma, insanları Allah’a yönlendirme istikametinde koşturma daha önde gelir. Bazılarının tabiatında birisi var, diğeri yoktur. Bazılarının fıtratında ise bu vardır, öbürü yoktur. Allah Teâlâ murad buyurursa tabiat değişikliği de lütfeder. Yani, bir insan vardır ki, inançsızlıkla, küfür düşüncesiyle sürekli yaka paça olur; hep mücadele içindedir. Ama beri tarafta kendini çok ihmal etmiştir. İbadet ü taat, evrâd u ezkâr, geceleri kalkıp az bile olsa başını yere koyma, biraz inleme gibi şeyler yok denecek kadar azdır onun hayatında. Ancak Allah (celle celâluhu) dilerse tabiatları değiştirir, hâlden hâle koyar, bu O’nun için kolaydır. Bunun için, me’surat Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edilen, Kur’ân ve Sünnet kaynaklı dualar arasında görmediğim şu dua her zaman söylenir: “Ey varlığı hâlden hâle sokan Allahım, mevcut hâlimizi en güzel şekle çevir!’”24

Bize hoş bakıp hoş görmek düşer. Öyle ki, vatana millete hizmet için “Bu niye böyle?” demeden, meselelerin dedikodusunu yapmadan, canla başla koşturup duran insanlar oluyor. Bu hâl, Allah indinde çok hora geçiyor, çok değer ifade ediyor. Bu öyle bir artı ki; onun bütün eksilerini kapatıyor, hiç eksik bırakmıyor arkada.

Bazı müstesna zatların özel hâlleri mahfuz, insanın ibadetlerinden zevk alması farklılaşabilir. Bazılarının ibadete iştiyakındaki boşluklar, aralıklar dar olur. Ancak çok mütekâmil insanlarda bile böyle aralıklar yaşanabilir. Bu bizi aldatmamalıdır. Meselâ, birisi teheccüdünü hiç kaçırmaz, her gece aynı iştiyakla bu semavî sofraya iştirak etmeyi hiç ihmal etmez, kaçırsa kendine levmeder. Fakat her zaman aynı seviyede iştiyakını koruyamayabilir. Zaman zaman öyle bir hâle gelir ki, artık orada ibadet isteği hiç yok gibi olur. Ancak insan bu hususta kararlı olmalı, kendi vefasını ortaya koymalıdır.

Şart-ı adî planında Allah insanın iradesini çok önemli görüyor ve insanın vefasına da çok değer veriyor. Onu Kendi vefası için bir sözleşme maddesi kabul ediyor, وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Evvela siz sözünüzde durun, Ben de ahdimi yerine getireyim.”25 diyor. Bu, insana değer verme demektir. “Adımını sen at, ben onu karşılıksız bırakmam.” demektir. Yoksa, bunu mükellefiyete zorlama şeklinde anlamamak gerekli. Aynı şekilde şöyle buyruluyor: فَاذْكُرُونِۤي أَذْكُرْكُمْ26 “...فَاذْكُرُونِۤي” (Beni anın…) Buna çok değişik mânâlar vermişlerdir: “Beni ibadet ü taatle anın, Ben de sizi lütuflarımla anayım. Beni, sizin üzerinizdeki nimetlerimle anın; Ben de yeni nimetler vermek suretiyle sizi yâd edeyim. Siz, Beni yeryüzünde mükellefiyetler çerçevesinde anın; Ben de sizi mele-i âlânın sakinleri arasında anayım.” Bu, insan iradesine değer vermektir. Onu, kendi icraat-ı sübhâniyesi için âdeta bir esas kabul etmektir. Bunu “Siz şu angaryanın altına girin, Ben de sizi lütuflarımla anayım.” şeklinde anlamak, hâşâ, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık olur. Anne-babanın çocuğuna “Hadi sen şu topa bir vur, seni omzuma alacağım.” demesi gibidir, öyle anlamak lazım.

Rabbimizle muamelenin mü’minler hakkında böylesine yumuşak ve kul hesabına planlanmış gibi gösterilmesi, ki öyledir, Rabb’e saygının gereğidir ve çok önemlidir. Her meselenin, bizim hesabımıza, bizim fayda ve çıkarımız nazar-ı itibare alınarak planlanmış, kaderî programın ona göre ayarlanmış olduğu görülmeye çalışılmalı. Bu mevzuda yanlış anlayışlar, çarpık düşünceler varsa mutlaka tashih edilmeli. Yoksa Rabbimize karşı saygıda kusur edilmiş olur. Çünkü O, anneden de, babadan da daha şefkatlidir. Burada “daha şefkatli” sözünü söylüyoruz; zira, ism-i tafdilden daha mübalağalı bir kullanım bilmiyoruz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de öyle kullanmış: اَللّٰهُ أَرْحَـمُ demiş; “Allah, annenin evlâdına olan şefkatinden daha şefkatli...”27 Bu, bizim kelimelerimizin
darlığıdır; yoksa, O’nun kullarına olan şefkatini ifade edemeyiz. Zahiren kötü gibi görünen hastalıklar da kulun muvakkat hayatında ebedî saadeti için çok önemli sıçrama tahtalarıdır. Meselâ, baştan ayağa malûlsünüz (sakat, hasta). Canınız yanacak şekilde kolunuza bir iğne batırıyorlar, canınız yanıyor, “Of yandım!” diyorsunuz. Ama neticesinde rahatsızlığınız sona eriyor, iyileşiyorsunuz. İşte bu menfî gibi görünen şeyleri de öyle değerlendirmek lazım.

Üstad Hazretleri bazı kimselerin faziletlerini anlatıyor ve “Şöyle şöyle görüyordum; anladım ki onun bir hastalığı varmış, hastalığını ketmediyor, ona sabrediyor ve katlanıyormuş. Birinde de şöyle bir mükemmellik gördüm, meğer annesine babasına çok iyi bakıyormuş.”28 diyor.





1 Bediüzzaman, Sözler s.37 (Sekizinci Söz).

2 Neml sûresi, 27/80.

3 İsrâ sûresi, 17/1.

4 Tevbe sûresi, 9/41.

5 İbn Hibbân, es-Sahîh 16/152; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/138.

6 Buhârî, cihad 3; Müslim, imâret 160, 161.

7 Bkz.: İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 27/359; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 3/214

8 Bakara sûresi, 2/134, 141.

9 Bkz.: İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/279

10 Bkz.: Müslim, fiten 19; Tirmizî, fiten 14; Ebû Dâvûd, fiten 1.

11 Mâide sûresi, 5/67.

12 Mâide sûresi, 5/67.

13 Müzzemmil sûresi, 73/8.

14 Bediüzzaman, Sözler s.251. (Ondokuzuncu Söz, Sekizinci Reşha).

15 Mâide sûresi, 5/67.

16 Mâide sûresi, 5/67.

17 Tevbe sûresi, 9/40.

18 Buhârî, menâkıb 25, fezâilü ashâb 2, menâkıbü’l-ensâr 45; Müslim, zühd 75

19 Mümtahine sûresi, 60/4.

20 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-1 s.275.

21 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/364, 390; İbn Hibbân, es-Sahîh 7/138.

22 Mâide sûresi, 5/67.

23 Bediüzzaman, Mektubat s.179 (On Dokuzuncu Mektup, On Beşinci İşaret).

24 Bkz.: Gülen, M.Fethullah, el-Kulûbu’d-dâria s.310.

25 Bakara sûresi, 2/40.

26 Bakara sûresi, 2/152.

27 Buhârî, edeb 18; Müslim, tevbe 22.

28 Bediüzzaman, Lem’alar s.11 (İkinci Lem’a, İkinci Nükte, Üçüncü Vecih).

0 yorum

Yorum Gönder