14 Kasım 2016 Pazartesi

Kırık Testi - Adanmışlık Ruhu

Samimiyet ve Adanmışlık

Allah’ın samimiyet karşısındaki lütfu başka türlü olur. İnsan her gün kalbini mercekten geçirmeli, sonra işe koyulmalı. Meşru bir meseleyi bile Allah rızası için yapılan işlere karıştırmamalı.

Sen kendini hiç düşünme. Düşünecekse seni başkaları düşünsün. Meşru dairedeki zevk ve lezzetleri dahi sana arkadaşların zorla kabul ettirsin. Sen ölesiye çalışırken dostların “Yeter, gel artık!” desinler, kolundan tutup seni cebren düğün odasına soksunlar. “Adanmışlık” budur. Adanmışlık, Allah rızası uğrunda yaptığı işler dışında her şeyi kendine haram bilmektir. Bu uğurda tabiatınla savaşacaksın. İşte, Mus’ab’lık burada başlar. Bu noktada İbn Cahş olunur. Kalbini yalnız O’na ayıracaksın. “Bu dil beyt-i Hüdâ’dır, oraya başkasını oturtmam.” diyeceksin.

Sadece “Allah” deyin, her işinizin bereketini görün; kendinizi kat’iyen karıştırmayın işin içine. Yırtınsan da, çırpınsan da, ağlasan da, eğer kalbindeki ses O’na ait bir ses değilse, samimi değilsen, sükût etmen, susman senin için daha hayırlıdır. Bir “Sübhanallah” derken bile baktın ki gönlünün sesi değil; “Süb...” de, kes onu.

Bugün İslâm âlemi öyle hâdiselerle karşı karşıyadır ki, mü’minler ölesiye dua etmeli ve ancak “Ya Rabbi! Saatlerdir yüreğimi yırtarcasına yalvarıyorum. Dahası, Senin rahmet ve mağfiretine güvensizlik izhar etmek olur!” duygusuyla ısrardan vazgeçmeli.

Hedef ve İstikamet

İnanan bir gönül, sürekli “Rabbimi anlatamayacağım bir dünyada yaşamaktansa ölürüm daha iyi.” düşünce ve hissini taşır. Zaten O’nu anlatamayacak, sevip başkalarına sevdiremeyeceksek, bu dünyada yaptığımız her şey abesle iştigaldir. Bunun dışındaki bütün mülâhazaları balyozla vurup kırmak lazım. Her mü’min, “Bu din benim dinim, dinimi anlatmak vazifemdir.” demeli. Müslüman sadece kendi olarak kalamaz. Kendiniz olarak kalmaya kalkarsanız bitersiniz. Ancak meyve verdiğiniz sürece yaşayabilirsiniz. İnsanlara faydalı olarak Cenâb-ı Allah’ın rızasını kazanma duygusuyla hayırlı hizmetler ardında koşmuyorsanız pas tutup çürümeniz mukadderdir. Öyleyse biz, insanlık için bir ışık olmalıyız; bir mum kadar da olsa, etrafımızı iman nuruyla aydınlatmaya bakmalıyız. Karanlığı aydınlatmak ancak iyi bir Müslümanlıkla mümkündür. Biz, istikamet Müslümanları olarak güven vaadeden tavırlarımızla gönüllere akmalıyız. Bugün bazı insanlar bize inanmıyor olabilir, Müslümanlar olarak yapageldiğimiz samimi işlerin ardında başka gayeler arayabilirler. Bu meselede de, başkalarını suçlama yerine bizim kendimizi tam ifade edemediğimiz hususu üzerinde durmalıyız. İnsanlar, en az kırk sene bizi seyretmeli; hiç sapmadan, Cenâb-ı Hakk’ın rızası dışında bir beklentiye girmeden, doğru Müslümanlığı yaşamaya çalıştığımızı görmeli. İşte, böyle bir kıvamda olduğunuz zaman göreceksiniz, insanlık fevç fevç size müracaat edecek ve sizi siz yapan hakikatlere koşacak.

Gönüllüler Hareketi

Şu hasta halimde bile, hâlâ hakkımda “cemaat lideri”, “tarikat şeyhi” gibi yakıştırmalarda bulunanlar var. Bu sözler bana çok ağır gibi geliyor. “Fethullahçı” şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. Aslında “-cı”, “-cu”dan eskiden beri hiç hoşlanmam; bu ifadeleri, toplumu bölücü unsurlar olarak kabul ederim. Ben kendime hiç “lider” demedim. Böyle denmemesi mevzuunda da direniyorum. Çünkü ben, düşüncelerimi otuz sene kürsülerde ifade ettim; aynı duyguyu, düşünceyi paylaşan insanlar alâka gösterdiler, saygı duydular; ben de bunu milletime hizmet için bir kredi gibi kullandım. Şahsım hakkında hüsnüzan edenleri hayırlı bildiğim işlere yönlendirmeye çalıştım. Meselâ dedim ki, ‘‘Üniversiteye hazırlık kursları açın, okullar açın.” Bu insanlar bana karşı saygılarının ifadesi olarak sözlerime kıymet verdiler. Gördüm ki, benim “okul” dediğim gibi, bir sürü insan da “okul” diyor. Ve böylece binlerce insan millete hizmet yolunda belli bir çizgide buluştu.

Şu meselenin üzerinde ısrarla durdum: Allah hepimizi bir şekilde istihdam ediyor. Eğer bazı şahısları parlak görerek yapılıp edilenleri onlara nispet ederseniz şirke girmiş (Allah’a ortak koşmuş) olursunuz. Alvar İmamı’nın çok tekrar ettiği bir sözü vardı; Azerî edasıyla, ‘‘Herkes yahşî, men yaman; herkes buğday men saman.’’ derdi. Ben biraz o mülâhazaya bağlı olarak bugün de aynı şeyi söylüyorum. Halkın şahsıma karşı teveccühünü, bir imtihan olarak değerlendiriyorum. Belki onlar yanılıyorlardır, belki içtihat hatası yapıyorlardır. Onlar bu mevzuda günaha girmezler; fakat ben bu hüsnüteveccühün verdiği makamlara dilbeste (âşık) olursam kendimi helâk etmiş olurum.

İyice bilinmesini isterim ki; öncülükten, liderlikten, şeyhlikten fersah fersah uzak bulunuyorum. Ben sadece düz bir Müslümanım. Herhangi bir tarikatla alâkam olsaydı, onu da söylerdim; ama öyle bir alâkam da yok. Tarikatın kendine has disiplini, erkânı, seyr u sülûku vardır. Fert, evvelâ bir şeyhe bağlanır; rüşdünü ispat, kendisini ifade edebilirse, ona pâye verilir; ders verme imkânı sağlanır. Mevsimi gelince o da başkalarına ders vermeye başlar. Ve şeyhlik-müritlik bir silsile hâlinde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar götürülüp dayandırılır. Benim, takip ettiğim böyle bir silsilem; Kitap’ta, Sünnet’te olan ibadet ü taat, evrâd ü ezkâr ve tesbihatın dışında tarikatlarda olan şekliyle özel bir virdim ya da dersim, tarikatla alâkalı bir yanım yoktur.

Ayrıca, bir insanın milleti, ülke ve ülküsü adına bir şey yapması için herhangi bir pâyeye sahip olmasına da gerek yoktur. Ben bir vatandaşım. Milletim için yaptığım her şeyi bir vatandaş olarak yaptım. Vatandaşlığın üstünde de daha büyük bir pâye bilmiyorum. Meclisi, mülkiyeyi, adliyeyi oluşturan da vatandaştır. Ben de uzun zaman devletime, milletime severek hizmet ettim. İşte, bu arz etmeye çalıştıklarım gözardı edilerek, yapılan bu kadar hayırlı işin tek bir insana verilmesi çok ağırıma gidiyor.

Diğer taraftan, cemaat denen insanların kim olduğuna da bakmak lazım; bu kadar kalabalık, nasıl oluyor da rahatlıkla bir araya geliyor? Bu insanlar güvenip itimat ettikleri bir insanın millet yararına uygun gördükleri sözlerini tasvip ederek bir araya gelmişlerdir. Daha sonra bu insanların dünya barışı adına yaptıkları hayırlı teşebbüsler, diğer ülkelerin vatandaşları tarafından da kabul görmüş; onlar da kendi ülkelerinde aynı yolu takip etmişlerdir. Hatta bazı Hristiyan, Mûsevî ve Budistler bile bu işi benimsemiş ve topyekün insanlığın mutluluğu için, aynı şekilde çalışmak gerektiğine inanmışlardır. Öyleyse, bu insanların duygu ve düşünce beraberliğine cemaat diyemezsiniz.

Nasıl ki, cuma namazını kılmak için insanlar değişik camilerde bir araya geliyorlar; hiç kimse bunun için baskı yapmıyor; ama cuma namazı kılma gayesinde olanlar tabiî bir beraberlik meydana getiriyorlar. Aynen öyle de, bu oluşum, milletimizin maddeten ve mânen yüceltilmesi amacıyla hareket eden insanların bir araya gelerek oluşturduğu bir harekettir. Bir “gönüllüler hareketi”dir.

Ayrıca, ben yanıma gelen insanların yüzde yetmişini tanımam. Bu insanlar da birbirlerini tanımazlar. Onlardan kimisi İstanbul’da, kimisi Ankara’da, kimisi de İzmir’de anlatılan şeyleri doğru bulup hareket etmişler; okullar açmışlardır. Sonra da “Bu hareketi yurt dışına taşıyalım” deyip yurt dışına açılmışlardır. Ciddî fedakârlık yapmış; yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmişlerdir. Yurt dışına giden öğretmenler, sadece geçimleri için çok az bir maaşa razı olarak gitmişlerdir. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bu civanmert Türklerin yaptığı fedakârlıkların benim gibi hasta ve zayıf bir insana verilmesi çok yanlış bir düşüncedir ve aynı zamanda, bu fedakârlığı yapan insanların haklarına da tecavüzdür. Hususiyle son birkaç aydır, ben kolumu kımıldatacak derman bile bulamıyorum kendimde. Beş yaşından beri hiç terk etmediğim namazımı dahi oturarak kılıyorum. Bu da bana eziyet veriyor; ama ne yaparsınız!...

Bende bir fazilet aranacaksa o; kendim hakkını veremesem de, şu necip millete hizmet edenleri hayatım boyunca hep alkışlamış olmamdır. Onlar arasında, insanlardan bir insan olarak vazife yapmaya talip oldum. Malî yönden sıkıntılar içinde kaldığım zamanlar oldu. Ama yaşadığım senelerin bir saniyesinde bile çalıp çırpmayı, milletin hakkını yemeyi aklımın ucundan geçirmedim. Komşusunun bahçesinden hayvanlarını geçirirken ağızlarını bir bezle bağlayıp hayvanlarının haram yememesine dikkat eden bir babanın kanatları altında yetiştim. Ben de hayat boyu hep bu çizgiyi takip ettim. Hiçbir mal varlığım olmadı ve hâlen de yok. Giydiğim elbiseler ve günlük yediğim yemek sayılmazsa herhangi bir lüksüm de yok. Ama soframa konan bir üçüncü çeşit yemek bile zakkum gibi geliyor bana, üzerinde gezindiğim halıyı sırtımda taşıyormuşum gibi ağırlığını hissediyorum. Zaten milletin parası ile alınan halıya basmamaya her zaman gayret gösterdim. Bir vakıfta üzerine bastığım sergiler için bile yıpranma parası verdim. Yediğim, içtiğim her şeyin ücretini ödemeye çalıştım. Değil vakıf ya da başka bir yer, ablamın evinde içtiğim bir bardak çayın parasını dahi vermeye kalkışınca onun, gözyaşlarına karışık “... Burada da mı?” sızlanışına muhatap oldum. Ama başka türlü de davranamazdım. Zira, sürekli, hakkım olmayan bir yudum suyu içmekten ve tek bir lokmayı yemekten de ahirette hesaba çekileceğim korkusuyla yaşadım.

Bir ömür boyu milletin ihyası adına çalışıp ardından bir câni gibi yargılanmak da bana çok ağır geliyor. Bu meselenin rahatsızlık veren yönü sadece şahsımla alâkalı da değil. Şahsıma revâ görülen bu muameleden ziyade, bu harekette gönül birliği yapan ve dünyanın değişik yerlerinde hizmet eden insanların zan altında bırakılması çok üzücüdür. Dört kıtaya dağılıp, bir kültür elçisi gibi vazife gören bu insanlar, her ne kadar şahıslarına ait her şeyden ferâgat etseler, bir istekleri olmasa, herhangi bir beklentiye girmeseler de bu millete düşen, bu hareketi götürmeye çalışan insanları desteklemek olmalıydı ve olmalıdır da.

Vatanımın bir karış toprağını Cennet’lere değişmem. Şu anda rahatsızlıklarım el verse hemen yurduma dönerim. Ama dönsem dahi artık orada uzun kalabileceğimi de zannetmiyorum. Bu durumda olmak da bana çok dokunuyor ve vatanımdan uzaklık âdeta içimi kanatıyor.

Eğitimden Beklenen Gaye

Arkadaşlara bir iki defa sordum: “Hocalarınız size, bir kere olsun, ‘Arkadaşlar! Bizim okumadan maksadımız, hakikatlerin gurup ettiği ufka gözleri takılıp kalmış, bitevî şaşkınlık yaşayan ve yitik ülke Atlantis’in yetim çocukları olan insanlığa dinimizin güzelliklerini anlatmaktır’ dediler mi? Allah aşkına, ‘Evet’ deyin; müspet cevap verin; ‘Evet’ deyin; çünkü o zaman, ben de ferahlayacak ve rahatlayacağım. Dediler mi bir kerecik de olsa, ‘Biz, bütün siyasî ve politik kavga ve gayelerden uzak kalarak, dinimizi sadece ve sadece Allah’ın rızası için öğrenecek ve sonra da dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, gerekirse taş kırıp alnımızın teriyle ekmeğimizi yiyecek; ama her halükârda ‘O’nu anlatacak, muhtaç sinelere Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kevser misal adını taşıyacağız!... Hilkatimizin gayesi Allah’ı (celle celâluhu) tanımak ve başkalarına tanıtıp sevdirmektir, varlığımızın hikmeti budur; bunu yapmıyorsak yeryüzünde durmamızın, nefes alıp vermemizin de bir mânâsı yoktur, yaşamamız abestir; öyleyse gelin, abesle iştigal etmeyelim’ dediler mi?” Keşke ben, bu soruları sorarken müspet cevaplar alabilseydim!... Ne olurdu keşke, “Evet” sesleri duysaydım!... Eğer, “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” vazifelilerinin kaynağı olacak ocaklarda bile ateş bu kadar sönmüşse, demek ki, bu mesele tamamen durmuş. Kaldı ki o okulların arkasında koskocaman bir milletin himmeti vardı. Yani, hayırsever ve civanmert insanlar, kapı kapı, fabrika fabrika dolaştılar; âdeta para dilendi ve İmam-Hatip yaptılar. Hiçbir fedakârlıktan geri kalmadılar. Şimdi, milletin bu mevzudaki bu ciddî tehâlükü karşısında en azından oradaki talebeler ve hocalar, “Bu insanlar, sadece maaş düşünen birileri olalım diye okutmadılar bizi... Sadece kariyer düşünelim, kademe ve derece arkasına düşelim diye okutmadılar. Yıkılmış din abidemizi yeniden ikame etmemiz için okuttular.” demeli ve ona göre hareket etmeliydiler. “Bu olmadı, denmesi gerekeni demediler ve yapılması gerekeni yapmadılar.” demeyeceğim. Böyle bir düşünce suizan olur. Kim bilir, o mübarek müesseselerde de ne yiğitler, ne dertli sineler ve nice i’lâ-yı kelimetullah âşıkları vardır. Ne var ki, genelde, olması gerektiği ölçüde bir tebliğ ve temsil şuuru olduğunu ve bu şuurun bir aksiyona dönüştüğünü de söyleyemeyeceğim.

Erzurumluların bir tabiri vardır, “Çubuk geme kondu.” derler. Dövenin üzerine çıkan, dövene binen insan çubuğunu oraya koyarsa, bu “Artık çalışmıyorum, bu işi yapmayacağım.” demektir. İşte, bugün iyiliği emretme ve çirkinliklerden sakındırma ya da bir başka ifadeyle i’lâ-yı kelimetullah vazifesi mevzuunda da çubuk geme konmuş ve her şey durmuştur. Öyleyse, şu anda bu vazife çok önem arz etmektedir. Üstad Hazretleri, bu vazife için, şöyle böyle yapıldığı dönemde bile “farzlar üstü farzdır” diyor, “farz der farz”1 tabiriyle ifade ediyor bunu. Dolayısıyla, günümüzde “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” vazifesi çok önem kazanmış ve çok öne çıkmıştır.

“Emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” daha önce de ifade ettiğim gibi, iyiliği, doğruluğu, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini anlatmak ve eğri olan şeylerden, kötülük ve çirkinliklerden insanları vazgeçirmek demektir. Bu rükün yerine getirilmezse din binasının bir direği yıkılmış olur. Zira, dinin ayakta durabilmesi için iki esasın toplum içinde daima canlı tutulması lazımdır. Bu iki esastan birincisi, “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker”dir. Diğeri ise, rekâik okumaktır; yani, kalbi yumuşatacak, gözün yaşarmasına sebep olacak konuları, öldükten sonra dirilmeyle, insanın Cenâb-ı Hak’la münasebetiyle ve zühd mülâhazasıyla ilgili mevzuları mütalaa etmektir. Selef-i salihîn rekâikle sürekli meşgul olurdu. Onlar “emri bi’l-mâruf” teşviki yapma ihtiyacı duymuyorlardı; çünkü “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” adına zaten ciddî bir metafizik gerilim içindeydiler. Hadisleri rivayet eden insanların hayatlarıyla alâkalı malumat bulabileceğiniz rical kitaplarına bir göz atsanız, kendisini “i’lâ-yı kelimetullah”a bir aşk derecesinde bağlamış insanlar görürsünüz. Meselâ, Abdurrrahman b. Müll Ebû Osman en-Nehdi bunlardan biridir. Tamamını birden sırtında taşıyabileceği kadarcık bir mala sahip… Şehir şehir dolaşıyor. Bir yere çardağını kurup ibadet ü taatiyle meşgul oluyor; evrâd ü ezkârını okuyor, âyetlerin tefsirini yapıyor, hadis-i şerifleri rivayet ediyor ve halkı irşad görevinde bulunuyor. O, bu salihâtla meşgulken, bir emir geliyor; falan yere sefer olacağı haber veriliyor. Çardağını söküyor, bağlıyor atının sırtına, sürüyor o tarafa... O vazifesini tamamlar tamamlamaz da tekrar bir başka beldenin yolunu tutuyor, bir kere daha çardağını kurup i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin ayrı bir yönünü eda etmeye koyuluyor...

Temsil Keyfiyeti

Soru: Temsil vasfımızı devam ettirememe korkusunu nasıl gideririz?

Cevap: O korkunun hiç gitmemesi ve temsil edememe endişesinin ruhlarımızda hep yaşaması lazımdır. Fakat bu korku ve endişe, bizi “Daha iyi temsil için neler yapmalıyız?” sorusuna cevap arama ve bulmaya sevk etmelidir.

Temsil vazifemizi daha iyi yapabilmek için birbirimize destek olmalıyız. Enaniyetleri de nazara alarak, vicâhî (yüz yüze) konuşulduğunda gösterilebilecek tepkileri hesaba katarak, rahatsızlığa sebebiyet vermeden birbirimize hatırlatmalarda bulunmalıyız. Mü’minler arasından örnek olacak bazı kimseler öne çıkmalı, onlar hüsnümisal olmalı ve diğerleri de onları örnek almalı... Bazılarımız kendi ayaklarımızla yürüyemeyecek olursak hemen arkadaşlarımıza takılmalı ve onların arkasından gitmeliyiz. Yani, her zaman hepimiz birden bast hâli yaşıyor gibi içimizden gelerek, gönlümüzün inşirahlarına müsâvi bir tavır ve davranış ortaya koyamayabiliriz. Ancak o bast hâlini yaşayabilenlerle beraber oturur kalkarsak, kendi kendimize yetmediğimiz zaman, onların desteğiyle ayakta dururuz.

Kur’ân-ı Kerim, tevbe ve istiğfar sayesinde kabzın basta dönüşmesine ve tekrar sadıkların arasına dönüp onların ayağıyla yürümeye misal olarak, Kâ’b b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî adlı sahabileri nazara veriyor. Onlar hakkında şöyle buyuruyor: “Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki, dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah’ın hışmından, yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hâllerine dönsünler diye, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah Tevvab’dır, Rahim’dir: Tevbeleri çok kabul eder, tevbe edenleri sever ve pek merhametlidir.”2

Kendilerine elli bin sene gibi gelen elli gün boyunca çok büyük bir imtihan geçiren, tevbelerinin kabulü için sürekli dua eden ve sadâkatlerini ispatladıklarından dolayı tevbeleri kabul edilen bu üç sahabiyi anlatan âyetten hemen sonra “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla, sadıklarla beraber olun!”3 deniliyor. Evet, yaşadığımız ortam, dost ve arkadaş çevremiz doğruluğu yaşamaya bizi zorluyorsa; bulunduğumuz vasat itibarıyla iyi olmaya zorlanıyorsak; bazen içimizden gelmeyerek de olsa, günah ve masiyet adına bir fasit dairenin içine düşmekten korunmuş oluruz. Öyle bir çevre sayesinde yolumuza kolay devam eder ve kolay yaşarız. Yoksa insan bir kere düşerse, bir kere daha… Ve sonra bir kere daha... Derken yüzüstü kapaklanır ve sürüm sürüm sürünerek bir hayat geçirir. İşte, bundan dolayı Kur’ân, “Sadıklarla beraber olun!”4 diyor.

Tebuk Seferi’ne katılanlar sadıklardı. O sefere iştirak etmeyip sadıklardan ayrı düşenler de vardı. Kendilerine de cihad terettüp ettiği hâlde sefer çağrısına uymayan ve Medine’de kalanlardan üç tanesi hakikî mü’min, diğerleri ise bir sürü münafıktı. O üç tane hakikî mü’min, münafıklarla, yalancılarla beraber olmuştu. Bundan dolayı da elli günlük çok müthiş bir imtihana maruz kalmışlar ve sadâkatlerini ispat ettikten sonra tekrar sadıklar cemaatine dâhil olabilmişlerdi. Ve bir tebrik, bir tebcil olarak da Kur’ân onların bu sadâkatini az önce zikrettiğim âyetlerle destanlaştırmıştı.

Öyleyse, meseleyi sürekli önde götüren, her defasında ipi ilk göğüsleyen insanları kollamak ve onları örnek almak bizim için de bir imtihanı kazanma vesilesi olacaktır. Onların temsildeki tavır ve davranışlarını hüsnümisal kabul etmek ve onlarla beraber olmak, bizi, vazifeyi hakkıyla eda etmeye götürecektir. Bazen onlarla kıyasladığımızda hâlimizden utansak da, kendi ayaklarımız üzerinde duramadığımız anlarda öyle insanlara tutunup onlarla beraber olursak, Kâbe’yi tavaf edenlerin kimi zaman oradaki insan seliyle sürüklenip istese de tavafın dışına çıkamaması ve cebren tavafa devam etmesi gibi, inşaallah biz de topluluğun bereketiyle cebren de olsa yolumuza devam eder ve kulluk ipini göğüsleriz.

Canlı ve Zinde Kalabilmek

Cenâb-ı Allah’ın küllî iradesinin bitki ve hayvanlardaki bir tür tecellîsi olan tabiî insiyaklara (sevklere) mukabil, âdemoğluna cüz’î irade verilmiştir. Onun yönelişleri hep iradî olmalıdır. İnsanın dinî hayat adına canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi de her şeyden önce iradesine bağlıdır. Yani onun, iradesini kullanarak “Şu kadar evrâd u ezkâr okumalıyım; benim canlılığım başkalarını hayata kavuşturmaya bağlı olduğuna göre, sürekli Hızır gibi koşup dört bir tarafa hayat üflemeliyim” demesi ve bu istikamette yaşaması lazımdır. İnsan kendi nefsiyle baş başa kalır, iradesinin hakkını vermezse, hiç olmayacak hobiler içine girer ve dini, bir kültür olarak yaşamaya başlar. Atalarından tevarüs ettiği (miras yoluyla aldığı) bir kültür gibi “bizim namaz, bizim zekât” deyip, onları hafife alma gibi bir lâubalîliğe düşer; ibadetleri vicdanında derinlemesine duyarak eda edemez.

Eğer bir mü’min “Allahım, sabah namazını kaçırmamdansa emanetini al... Bugün sabah namazını kaçırmış bir münafık olarak bu güneşten istifade etmeyi düşünmüyorum” diyecek kadar kulluk vazifesinde hassas davranmıyor, bu yakarışı içinde derince duymuyorsa; din, onun için sadece bir kültür mânâsına geliyor demektir. Maalesef bugün din, Arap âleminde de, Türk dünyasında da kültür olarak tevarüs edilen gelenek ve görenekler gibi şuursuzca yaşanmaktadır.

İnsanın, dinî vecibelerini şuurlu bir şekilde eda edebilmesi kendi ısrarına, kendi gayretine bağlıdır. İbadet ü taat, tabiatının bir yanı hâline gelince insan biraz rahatlar; ama yine de dinî hayat açısından solmama, renk atmama ve zinde kalma irade ister, niyet ve azim ister. Meselâ, sürekli başkalarının uhrevî hayatı adına projeler ortaya koymak, aynı zamanda bizim canlı kalmamızın da şartıdır. Başkalarının ebedî kurtuluşuyla uğraşmayan insanın burada canlı kalması ve ötede de kurtulması çok zordur.

Öyleyse, acaba biz her fırsatta birkaç arkadaşımızla müzakereye girip kalb hayatımız için hava ve su kadar ehemmiyetli meseleleri mütalaa ediyor muyuz? İslâm’ın hayat bahşeden mesajına muhtaç birkaç insana bir şeyler anlatma gayreti var mı içimizde ve bu uğurda her gün bir şeyler ortaya koyuyor muyuz? Oysa, “Ne yapsam da şu insanların ruhuna girip Rabbimi onlara duyursam?” duygusunda olmayan bir mü’minin pörsüyüp solması mukadderdir.

Dinî şevk ve heyecanımızın devamı için evrâd u ezkâr çok önemlidir. “Ey bizim Kerîm Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma!”5 şeklindeki, Kur’ân-ı Kerim’den, Peygamber Efendimiz’den ve selef-i salihînden öğrendiğimiz duaları devamlı tekrar etme ve ayaklarımızın kaymaması hususunda Cenâb-ı Hakk’a sığınma diğer bir önemli faktördür. Kalbin istikameti için kavlî, fiilî ve hâlî ciddî bir gayret içinde olmak; inhiraflara, sürçüp düşmelere karşı daima temkin ve teyakkuzda bulunmak lazımdır.

Üstad Hazretleri, On dördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihazât ve latîfelerin faklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağı, bazılarının da bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Başın bir batman taşı kaldırdığı hâlde, gözün bir saçı bile kaldıramadığı gibi; bazı latîfelerin, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”6 diyor.

Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı batırabilir. Bazen bir bilgisayar ekranı, bir telefon ahizesi kalbin ölümüne sebep olur da insan farkına varamaz. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-i meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen, riyakârca bir kelime onu mânen öldürür. Riyakârca ağlama, “desinler”e gülme, “görsünler” düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felakete sürükler. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını düşürebilir.

Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir. Bu kadar dikkatli davranmayan bir insan, İslâm adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli; yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır. Kur’ân’ın ifadesiyle, şeytan bile, “Beni ayıplamayın, kendi nefsinizi kınayın!”7 diyor. Yani, “Her şeyi bana atfederek beni suçlayacağınıza, kendi nefsinizi levmedin. Benim, istediklerimi size yaptıracak bir gücüm yoktu. Ben sizi sadece çağırdım, siz de hemen çağrıma icabet ettiniz. Siz kendinizi ayıplayın.” diyor.

Evet, insanda bazı latîfeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra tekrar dirilirler mi, bilemeyeceğim. Bazen “Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır.”8 hakikati tecellî eder de kalb mühürlenir. O zaman bu latîfeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş olur. Bir kere büyük günah işleyen bir adam, hafizallah, bir yönüyle bir kolu, bir ayağı felçli gibi olur. Hayat boyu seke seke, kolunu sallaya sallaya dolaşmaya mahkûm hâle gelir.

Bir kâfir Müslümanlığa girdiğinde, iman, küfre ait her şeyi siler, süpürür ve temizler. Fakat imanlı yaşayan bir insanın bu türlü hataları yapması, harem dairesinde hata etme demektir. Dolayısıyla bu hizmetin yüksek kulesinin başından düşen de, düz zemine düşmez; onun derin bir kuyuya düşme ihtimali vardır. “Bi hasebi’l mağnem, el mağrem” kaidesince, ne kadar ganimete mazhar isen o meselenin o kadar ceremesi olur. Müslüman olmamız hasebiyle, bizim belki pek çok mazhariyetimiz vardır. Bu mazhariyetler şükür ister. O mazhariyet şayet bir “konum”sa ona göre bir duruş ister. O konumun gereğini yapamazsak sukut olur. Sukutun en hafifi de renk atmak, matlaşmak, bütün şevkini kaybetmek; başlangıçtaki heyecanı duyamamaktır.

Cenâb-ı Hak, “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim, vaadettiklerimi vereyim.”9 buyuruyor. Allah (celle celâluhu) bizimle mukaddes bir anlaşma yapmıştır. Ne tâli’liliktir ki, bizi anlaşmaya, sözleşmeye muhatap kılmıştır. İman, o muahedede (anlaşma) zımnî bir imzadır; Allah’la aramızdaki mukaveleye “Evet” demektir. Yüce Allah bu muahedeyi asla bozmaz. Sözünde durmama tek yanlıdır ve kullara aittir. Biz verdiğimiz sözde vefalı olduğumuz müddetçe o bizi yalnız bırakacak, sürüm sürüm süründürecek değildir. Sürüm sürüm sürünmenin ilk alâmeti de matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir. Bu durum bizde varsa, biz vaade vefalı olmamışız, o da bizi nimetlerinden mahrum bırakmış demektir. Sözde durmamanın alâmetleri vardır. Nefsiyle alâkalı bir meselede kalbi duracak gibi olan; ama Allah, Peygamber ve din ile ilgili hususlarda hiç heyecanlanmayan bir insan vaadini unutmuş; öne çıkarması, öncelik vermesi gereken hususları arkaya atmış demektir. Allah’ın inkâr edilmesi, Peygamber’e sövülmesi karşısında kalbi duracak gibi olmayan bir mü’minin, putlaştırdığı nefsine azıcık ilişildiğinde heyecanından çatlayacak hâle gelmesi, vaadinden dönme ve açık bir nifak alameti değil midir? Şahsına ait bir meseleden, izzetini, gururunu kıracak bir ilişmeden dolayı “Kan kustum” diyor; fakat Allah’ın inkâr edildiği, Peygamber’in tanınmadığı bir yerde aynı hisleri yaşamıyorsa bu durumda bir yanlışlık yok mudur?

Evet, solma, matlaşma bize aittir; hâşâ, onu Allah’tan bilmek asla doğru değildir. İnsan, ülfete karşı savaşmalı; ünsiyetle yaka paça olmalıdır. Hobiler yaşamaya değil, mesuliyet şuuruyla gerilmeye ve kendisine tevdî edilen vazifeyi temsil etmeye çalışmalıdır.

Bu hususta, birbirimize çok dua etmeliyiz; “Allah vefa, sadâkat ve ihlâsla bu işe sonuna kadar omuz vermeye bizi muvaffak kılsın!” demeliyiz. Bu şekilde, dost ve arkadaşlara, umum Müslümanlara bizahri’l-gayb (gıyabında) dua etmek dine karşı çok ciddî bir vefa emaresidir. Ben günde en az beş vakit, uzağıyla yakınıyla, dostlarıma dua ediyor; onlar için Cenâb-ı Hak’tan ihlâs, samimiyet, vefa, mârifet ve yakîn istemeyi bir borç biliyorum.

Ferdî günahlar da bir ahit bozma ve Rabb’e karşı vefasızlıktır. Fakat fert günah işler, sonra tevbe ederse, Allah (celle celâluhu) onu affedebilir. Ama asıl sözünde durmama, dinin ruhuna vefasızlıktır. Hiçbir beklentiye girmeden Allah’ı başkalarına anlatma gayesine vefasızlıktır. Nesimî edasıyla,

Bir bîçare âşığım, ey yâr, senden dönmezem

Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem

Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,

Başıma erre koy neccâr senden dönmezem.

Ger beni yandırsalar,

Külüm oddan kavursalar,

Toprağımı savursalar,

Settâr, senden dönmezem...

duygusuna ihanettir.

Erzurumlu Sümmânî’nin bir sözünü çok tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla şöyle der:

Ezelden hudbînim elifi bâya

Hak kulun emeğin vermesin zâya

Bir can borçluydum Bâr-Hüdâ’ya

Vermek için can kurbana geliftim.

İşte insan, “Cenâb-ı Hakk’a bir can borcum var.” demeli, O’ndan gelen her şeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu ödeyeceği âna kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır. Adanmış ruh, daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak ondan çıkacak fermanı beklemeli; nereye yürü dendiyse, arkaya bakmadan oraya gitmelidir.

Üstad Hazretleri bu konuda da çok basiretlidir. Her şeyde vech-i rahmet görüyor. Kastamonu’ya sürüyorlar vech-i rahmet, Barla’ya sürüyorlar vech-i rahmet... Emirdağ, Denizli, Isparta... Hepsini neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor. Nereye düşüyorsa kor gibi düşüyor. O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o... Misyonu, düştüğü yerde şûlefeşân olmak; bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak; orada nurlar, lem’alar, şuâlar meydana getirmek... Üstad bunları samimi, yürekten ve hiç kimseye küsmeden yapıyor; sonra da “Mademki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim.”10 diyor. Diyor ve ehl-i dünyanın zulmü, kaderin adaleti ve şahsın kendini sorgulaması üçgeninin birleştiği noktayı gösteriyor.

İşte insan, bu hakikati kavradığında hiç kimseyi suçlamayacak; “Suçlu benim, Allah bana vazife yapma imkânı verdi; ama ben vazifemin hakkını tam eda edemedim; O da bana hicret ve hicranlar yaşatarak adalet etti. Ehl-i dünya zulmetmişse de onları cezalandıracak ben değilim. “O işin Sahibi var!” diyecektir.

Evet, bizim eksik ve gediğimiz, başımıza gelen her şeyde bir vech-i rahmet göremeyişimiz; ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz; aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız; başkalarının zulmünü Âdil-i Mutlak’a havale edip, kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız; kendi işimize bakamayışımızdır. Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor? Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu dinimizi azami ölçüde temsil edemiyoruz? İşte bizim derdimiz, bu husus olmalıdır.

Şahs-ı Mânevî

Daha önce değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi “Allah’ın eli (bütün o biat edenlerin) hepsinin üzerindedir.”11 âyet-i kerimesi ve Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Cemaatte rahmet, firkatte azap vardır.”,12 “Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez!”13 sözleri gibi âyet ve hadis-i şerifler dinî hayat adına cemaatin önemini ifade etmektedir. Dinimizde toplumla bütünleşme, cemaat hâlinde yaşama çok önemlidir. Burada, “cemaat” kavramını sosyolojik açıdan bir organizasyon ya da teşkilat olarak değil; tamamıyla dinî bir terim olarak, âyet ve hadislerde ifade edilen ve dinimizde büyük önem verilen, duyguda, düşüncede, sevinci ve hüznü paylaşmada bir ve beraber olan insanların meydana getirdiği şahs-ı mânevî mânâsına kullandığımı belirtmeliyim. Evet, bütünleşme, aynı yönde hareket etme ve aynı istikamete yönelme… Bir orkestrada belli bir makama ayak uyduran, o ritme uyan pek çok sanatçının farklı enstrümanlarla aynı sesi vermeleri gibi diğer insanlarla beraber elem duyma; onların sevincini yaşama; aynı anda “of” çekme; elemleriyle müteellim, neşeleriyle mütelezziz olma; kendi mahrumiyetleri karşısında üzülmenin çok ötesinde, bir kardeşinin mahrumiyeti karşısında “Ah, keşke ona olmasaydı da bana olsaydı!” diyebilme... İşte bu, başkalarının mutluluğuyla mutlu olma ruh hâli, İslâm’ın Müslümanlardan isteyip beklediği bir vasıftır.

Felçli bir uzvun bir mânâda bünyeden kopması, ona kumanda eden beyindeki bir merkezin harap olmasıyla bünyenin genel işleyişinden ayrılması gibi fert de, bünye ile bütünleşmeyince toplumun, cemaatin yümün ve bereketinden istifade edemez. Aslında mü’min bir cemaat, vilâyeti temsil eder. Hususiyle bencilliğin ve enaniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti, salih mü’minlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı mânevîsi temsil eder. Her mü’min, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre, o kutbiyet ve gavsiyette pay sahibi olur. Bir topluluğa gavsiyet bahşedilse de, bir şahıs diğer inananlarla aynı duygu ve düşüncede değilse, arkadaşları arasında kendini onlardan herhangi bir insan olarak görmüyorsa; o, şahs-ı mânevîye bahşedilen lütuflardan bir nefer kadar dahi istifade edemez. Her ferdin tek tek, toplumla hakikî mânâda bütünleşmesi, kalbinin diğerleriyle beraber atması, başkalarının heyecanlarını yaşaması, dertleriyle müteellim olması, kendisi aç kalsa da diğerlerini doyurma gayreti içinde bulunması lazımdır.

Fertleri bu şekilde birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale’de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilir; ama onlara asıl destan yazdıran şey, her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı mânevî ve o şahs-ı mânevînin vilâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir. Allah Teâlâ, “Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.”14 buyuruyor. Evet, bir milletin içinde hayır düşünceli, ıslahçı bir topluluk varsa, Allah (celle celâluhu) o karyeyi, o beldeyi, o ülkeyi helâk etmez. Bütünleşmiş; bünyan-ı marsûs olmuş; fertleri, ancak balyozla vurup kırılabilecek bir binanın birbirine girmiş parçaları hâline gelmiş bir milleti ve toplumu felâkete uğratmaz. Ama milleti meydana getiren fertler böyle ıslahçı insanlar değillerse, öyle insanların akıbetinden korkulur.

Bir veli bütün mazhariyetlere sahip olabilir. Fakat o velinin de toplulukla bütünleşmesi, diğer insanlarla uyum içinde yaşaması lazımdır. Bir câmi heyetinden belediye meclisine kadar, heyet diyebileceğimiz, üç beş kişinin bir araya geldiği her beraberlikte, şahıslara düşen vazife; kendisinin çok mâkul düşünceleri varsa onu arkadaşlarına anlatmak, onları ikna etmeye çalışmaktır. Fikirleri kabul edilmiyorsa bile yine heyetle bütünlüğünü sımsıkı devam ettirmektir. Mâkul fikirlerini, fırsat bulunca tekrar anlatabilir. Hüsnükabul görmezse, bir nefer gibi, yine onlarla beraber yoluna devam eder. O, toplantıya (mahkemelerin bir teâmülü olan) muhalefet şerhi koyamaz; dışarıda da aleyhte beyanda bulunamaz. Bulunursa gıybet etmiş olur. Topluluğun gıybetini etmek affedilmeyen bir günahtır. Çünkü bir cemaat hakkında gıybet eden insanın, o cemaatin ne kadar ferdi varsa teker teker hepsine haklarını helâl ettirmesi gerekir; yoksa ahirette yakasını kurtaramaz. Bir cemaatin, bir topluluğun gıybetini eden, onun şahs-ı mânevîsini küçümseyen ve hafife alan insan çok büyük bir günah işlemiş olur. Meselâ, okul-aile birliği toplantısındaki bir fert, fikir beyan edecekse toplantı devam ediyorken beyan etmeli; fikri varsa onu ortaya koymalıdır. Okul-aile birliği toplantısındaki üyeler onun fikrine hüsnükabul gösterebilir; ama aynı zamanda o fikri beğenmeyebilirler de. Ortaya koyduğu fikir kabul görmeyen şahıs, diğerleri hakkında “Akılları ermedi de kabul etmediler.” diyemez; hele aleyhte kat’iyen konuşamaz. Bunlar dinimizin hassasiyetle üzerinde durduğu hususlardır ve bunların ihlâli, gıybet veya yerine göre de iftira olur ki, ikisi de çok büyük günahtır.

Bazen de, bazıları kendilerini masum göstererek gıybet bataklığına dalarlar. Bir fırsatını bulur bulmaz boşalmak ister, hemen birini yerden yere vururlar. Bunu yaparken de kendilerini tezkiye eder, “Gönlümde zerre kadar kötü bir şey yok; ama...” gibi sözlerle başlayıp nefislerini pakladıktan sonra başkaları hakkında demedik lâf bırakmazlar. Bir fırsat daha bulunca bu defa da “falan” hakkında konuşur, onu devirmeye çalışırlar. Ve bir fırsat daha... Derken bakarsınız kendisinden başka herkesi ademe mahkum etmiş, herkesi devirmiş ve hâlâ “Gıybet olmasın; ama…” demeye devam ediyor. Bu, bağışlayın, öyle münafıkça bir gıybettir ki, emsali yoktur ve salih bir kulun, samimi bir Kur’ân talebesinin fersah fersah uzak kalması gereken bir günahtır. Evet, dolaylı yoldan, meseleyi eğip bükerek, olayları çarpıtarak, kendisini masum göstererek gıybet etmek nifakın tâ kendisidir.

Evet, bundan sonra esas olan kolektif şuurdur. İçtihat yapılacaksa da kolektif şuur; hadis yorumlanacak, Kur’ân tefsir edilecekse de takım hâlinde çalışma esastır. Milletine hizmet edecek olanlar da, bu kolektif şuura bağlı hareket edenler olacaktır. Allah’ın rahmeti onların arasında; nikmet ve azabı da, dâhi bile olsa, yolu tek başına yürümeye çalışan, kendine yetme duygusuyla başını alıp bir tarafa gidenlerle beraber olacaktır.

Rüya ve yakazalarda görülen müjdeler de şahıslarla değil, çoğunlukla şahs-ı mânevîyle alâkalıdır. Meselâ, “İnsanlığın İftihar Tablosu” sizden bir arkadaşa gelir, iltifat eder. Bu rüyada ya da yakazada olabilir. Aslında o iltifat topluluğa aittir. Hani bir komutan birinci taburun birinci bölüğünün birinci mangasından bir tane erin elini tutar, “Arkadaşlar, hepiniz namına bunun elini sıkıyorum.” der ve herkes, elinin içinde komutanlarının elinin sıcaklığını hisseder. Aynen öyle de, rüyadaki iltifat da şahsa değil, şahs-ı mânevîye aittir. Şu kadar var ki, iltifatlar genelde, o topluluğun içinde kendi nefsini arkadaşları arasında fâni kılan, artık nefsi hesabına değil de o topluluk için yaşayan fedakârlar eliyle geliyor olabilir.

Evet, kat’iyen bilinmelidir ki; bu asırda şahıs yok, şahs-ı mânevî vardır. Vilâyet varsa şahs-ı mânevînin, kutbiyet varsa yine şahs-ı mânevînindir. Ama bu, şöyle böyle turnikeye önce girmiş, senelerce millete hizmet etmiş insanları yok sayacağız demek de değildir. Küçüğün büyüğe saygı duyması, onun da kendinden küçükleri sevip bağrına basması inananların şiarıdır.

Ayrıca, vazife yapacak, millete hizmet edecek arkadaşlarımıza biz kendimiz değer vermezsek, başkaları da onlara değer vermez; onları biz kabul etmezsek başkaları da kabul etmez. Erzurumluların çok güzel bir sözü vardır: “Ziyareti hürmetli eden sahibidir.” Ben on dört-on beş yaşlarımdayken, biraz da babamın alışmamı istemesi sebebiyle ramazan ayı boyunca köyümüzde vaaz ettim. Enver isminde çok akıllı, mâneviyâta da açık olarak tanıdığım bir amcam vardı. Sokakta yürürken amcam arkamdan yürüyor, önüme geçmemeye dikkat ediyor, çok saygılı davranıyordu. Bir gün “Amca, bundan çok müteessir oluyorum, böyle yapmasanız!” deyince bana “Oğlum” dedi, “Ziyareti hürmetli eden sahibidir. Ben bu saygıyı duymazsam halk seni kabullenmez ki!”

Amcamın, yaşımın küçüklüğüne ve onun yeğeni olmama rağmen, vaaz u nasihat etmem hürmetine bana öyle saygılı davranması hiç hatırımdan çıkmadı. Ben de insanlara faydalı olacağına inandığım arkadaşlarım için aynı hususa dikkat etmeye çalıştım. Meselâ, Kestanepazarı’ndayken imam hatip-lisesi altıncı sınıfa devam eden bir arkadaşı Kur’ân kursu öğretmeni yaptık. Henüz kendisi talebeydi; ama madem öğretmenlik vazifesi de verildi, ona göre davranmaya gayret ediyordum. Bir gün kurs idarecilerinden biri “Bizim Abdullah… Bizim İsmail…” şeklinde konuşurken ben de “Abdullah Hoca şöyle dedi. Abdullah Hoca böyle yaptı...” diye birkaç defa arkadaşı “hoca” olarak zikrettim. O, “Abdullah Hoca da kim?” dedi. “Ağabey, biz onun hocalığını kabul etmezsek kimse kabul etmez. Kur’ân kursu öğretmeni yapıyorsunuz, öyleyse bunu kabullenmek ve ona uygun davranmak gerekir.” dedim.

Ama maalesef, bazı şeyler var ki yorum hatasına uğruyor. Meselâ, “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.” ifadesi çok doğru bir ölçü, altın gibi bir sözdür. Fakat bu söz karşısında herkesin alacağı tavır farklı farklı olmalıdır. Hiç kimse kendisini birilerinden daha faziletli görmemeli, üstünlük mülâhazasına kat’iyen girmemelidir. Fakat arkadaşlarınız ve sizden küçük olanlar da kendi sorumluluklarını belirlemeli, gereken saygı ve hürmeti göstermelidir. Size gösterilen saygının onda birini istemeye hakkınız yoktur, onda birini isterseniz yüz kat zulüm yapmış olursunuz. Ama bilmem ki, arkadaşlarınız da şimdi gösterdikleri hürmetin on katını sergileseler vazifelerini eda etmiş olurlar mı?

Bunlar ayrı ayrı şeylerdir ve birbirine karıştırılmamalıdır. Öteden beri geleneklerimizde var bizim, büyüklerimize hep saygılı davranırız. Ama pâyeler, makamlar, mansıplar yoktur mesleğimizde. Hepimiz neferiz, elimizden geldiğince dinimize ve milletimize hizmet ediyoruz ve durumumuzdan da hiç müştekî değiliz. İstanbul’un fethini arş-ı rahmetten ambalajlayıp bana gönderseler kabul etmem. Bunu, hâşâ, o büyük fatihleri hafife aldığım mânâsına değil; mü’minlerden bir mü’min, kullardan bir kul olmanın kıymet ve lezzetini ifade sadedinde söylüyorum. Evet, öyle bir teklif karşısında ben, kendi durumumu, küçük bir köyde bir hocanın oğlu olmayı, küflü binaları, pencere içlerini, duvar altlarını, minnacık bir kulübeyi, mağduriyetleri, işkenceleri, azapları, tehcirleri, evet “O”nun benim hakkımdaki tercihlerini tercih ederim.

Çünkü bu işte şahıs yoktur, neferlik vardır... Üstad’ın “Said yok…”15 dediği gibi; rıza-yı ilâhîye koştuğumuz bu yolda nefislerin, enaniyetlerin, hevâ ve heveslerin dili yoktur; yalnızca hakikat konuşmaktadır. Kimin ne haddi var ki “ben” desin, tevhid davasında şirke girsin!...

Rızık Peşinde Koşma ve Dine Hizmet Dengesi

Soru: İnsanın rızık peşinde koşması ve dinine hizmet etmesi arasındaki denge nasıl olmalı?

Cevap: Mü’min denge insanıdır. İnanan bir gönül, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da ifrat ve tefrite düşmekten kendini korumasını bilmelidir. Dünyaya dünyada kalacağı müddet kadar, ahirete de yine orada kalacağı müddet kadar ehemmiyet verme, dengeyi bulmanın nirengi noktasıdır. Bu sebeple, bizim dünya ile alâkamız, her yerde izzet-i İslâmiye’yi göstermek, temsil etmeye çalıştığımız elmas misali hakikatleri başkalarına da anlatmak, o aydınlık yolu onlara tanıtmak düşüncesine matuftur. Asıl gayemiz bu olunca, gözümüzün bir kenarıyla bazen dünyaya bir “nigâh-ı âşina” kılmamız da yine bu mefkûreye hizmet edecektir.

Evet, biz, “Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi, sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesat peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez.”16 beyanıyla tam mutabakat içerisinde olmak zorundayız. Zira o âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara!” derken “ibtiğâ” fiilini kullanıyor ki bu, “Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret kadar değer ver.” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır. Bu dünyada, Cenâb-ı Hakk’ı tanıma ve başkalarına tanıtma, i’lâ-yı kelimetullah vazifesini yerine getirme dışındaki her şey, ikinci üçüncü dereceden, tâlî işlerdir. Meslek, maaş, eğitim, evlilik, yurt yuva vb. birinci hedef değil, asıl gayeye yardımcı unsurlardır. Mü’min hayatını bu esasa göre programlamalıdır. Ve demelidir ki, “Benim hayatımın gayesi dinimi neşretmektir. Ama yaşayabilmem için, –varsa– çoluk çocuğumun geçinebilmesi için, şu fâni dünyanın da bir tarafından tutarım. Cenâb-ı Hakk’ın bana ihsan ettiği şeylerle iktifa ederim. Az verirse aza kanaat ederim; çok verirse hem şükür hisleriyle dopdolu olarak dinime hizmette koşturur, hem o yolda infak ederim; hem de kendi ihtiyaçlarımı karşılar, çoluk çocuğuma bakarım. Dünya adına hırslı davranmam. Hırsımı, sonuna kadar Allah rızasını kazanmaya ve Allah’ın rızasını da i’lâ-yı kelimetullah vesilesiyle tahsil etmeye sarfederim. Harîsim ölesiye... Beni öldürecek kadar çok hırsım var. Ama ben Allah’ın rızasını kazanma hususunda hırslıyım.” Evet, mü’min böyle demeli ve hayatını bu istikamette programlamalı, ahiretle alâkalı işleri ilk sıraya koymalı, dinlenmek için az kenara çekildiğinde bulduğu boşlukları da dünyevî işlerle doldurmalıdır.

Zaten kabiliyet itibarıyla i’lâ-yı kelimetullah yapmaya müsait yaratılmış bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini donattığı o güzel istidatları dünyaya ait bir kısım hasis şeyleri kazanmak için sarfederse; Allah (celle celâluhu) onu maksadının aksiyle tokatlar. Böyle birisi, bütün ömür boyu koşar da bir çuvaldız boyu yol alamaz. Zira, Yüce Yaratıcı, bu fevkalâde kabiliyetleri dünyaya ait bu hasis şeyleri tahsil etmesi için vermemiştir ona. Bugün, din tahsili yapmış bazı insanların yüzüstü olması, sürüm sürüm sürünmesi, buna çok önemli bir örnek teşkil eder. Maalesef onlar, dini anlatma dışında başka şeyler düşünmüşler, dünyanın değersiz işleri ardına düşmüşlerdir. Oysa bu dünya düşünmeye değmemektedir.

Şu kısacık ömür öyle de geçer böyle de. İnsan daha rahat bir iş bulamazsa, gider bir yerde taş kırar. O olmazsa eline bir kürek alır, işsizlerin beklediği yerde bekler, fırsatını bulup birinin bahçesinde çalışır, öbürünün toprağını atar ve böylece iâşesini temin eder. Helâl kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icra edilen mesleğin türü ya da yapılan iş çok önemli değildir. Bir Müslüman için mutlaka üst seviyeden, aristokrat bir hayat yaşama şartı da yoktur. Ama Cenâb-ı Hak fevkalâde geniş imkânlar lütuf ve ihsanda bulunursa, şükür duygusu ve tevazu korunarak o imkânlardan istifade edilebilir.

Bazen dünya kapılarının açılması, bol bol nimetler verilmesi insanın aleyhine de olabilir. Kimi zaman bolluk ve refah küstahlaştırır insanı... Geçim kolaylığı şımartır, lüks felç eder, şatafatlı ve süslü bir yaşam tarzı öldürür... Oysaki, Hakk’a hizmet yolunda canlı insana ihtiyaç vardır. Canlı insan, birkaç kuru ekmek parçasıyla doymasını, bir kayanın üzerine başını koyup yatmasını bilen ve “Çok şükür Allah’a, doyduk; yatacak bir yer de bulduk.” diyen insandır.

Böyle bir insan, kendi aleyhine cereyan eden hâdiselere ve maruz kaldığı sıkıntılara takılmadan, ümitsizlik ve atalete düşmeden, yolda kalmayı ve geri dönmeyi aklının ucuna getirmeden yoluna devam eder. Geçmesi gerekli kapıları zorlar, “açılmaz”ı hiç kabul etmeden. Bir vesileyle arz etmiştim; karınca, çeliğin içinde bal olduğunu bilse, gelir onun etrafında altı ay dolaşır. Bir taraftan delik arar; bir yerden tükürük atar, çeliği bile paslandırıp delmeye uğraşır. En olmadık yerlerin kapağını açar bakarsanız, orada da karınca bulabilirsiniz. O, hedefe kilitlenmiştir; ne yapar eder, hedefine açılan bir kapı bulur. İmanlı bir gönlün sahibi de kulluk vazifesine kilitlenir ve yapması gerekenleri her hâlükarda yerine getirir.

Bu mevzuda üç husus çok önemlidir: Birincisi, im’ân-ı nazar; yani, bakışı bir noktaya çevirme ve orada fikren yoğunlaşma. İkincisi, im’ân-ı nazarın ötesinde iltisâk-ı kalb; yani, o meseleyle perçinlenmiş gibi bir kalbî bağlılık, onu düşünmeden edememe, kalbe yapılan her müracaatta o meseleyi görme. Üçüncüsü de, en ağır şartlar altında dahi engellerden sıyrılıp mutlaka yola devam etme azim ve gayreti; kurtulma gayreti değil, yola devam etme azmi.

Bu üç hususa riayet edilince, insan belki birkaç kez tökezler, yüzüstü kapaklanır; ama tekrar doğrulup yeniden nihaî menzile yürür. Önündeki bir kapı kapansa, o başka on kapının sürgüsünü zorlar, kilidini açmaya uğraşır. Bir de Hazreti Müfettihu’l-ebvab’a teveccüh etti mi, kapanan bir taneye mukabil on kapının kendisine açıldığını görür. Evet, salih bir kula düşen يَا مُفَتِّحَ الْاَبْوَابِ اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ إِنَّكَ كَرِيمٌ جَوَّادٌ وَهَّابٌ “Ey bütün kilitli kapıların anahtarına sahip, kapıları açan Allahım, bize de en hayırlı kapıyı aç! Şüphesiz Sen lütfu ve ihsanı bol, cömertlerden cömert, nimet ve bağışları engin Rabbimizsin!” deyip O’na iltica etmek ve sonra da kendi üzerine düşen vazifeyi yapmaktır.

İşte bu ölçüler içerisinde, yeryüzü mirasçıları dünyayı ahiretleri adına değerlendirmeli; gerektiğinde dünyalık her şeyden vazgeçip kopabilmelidir. Dünyayı ve nimetlerini bir ayakkabı gibi çıkarıp atmaya, “Bana Seni gerek Seni.” deyip yürümeye rûhen hazır bulunmalıdır.

Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya “Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın!”17 buyurmuştur. Bu âyeti tefsircilerin genel olarak anladığı mânâ mahfuz, “O’nun rızası dışındaki her şeyi, Hazreti Musa’nın pabuçları gibi gönülden çıkarıp atmak” gerektiği şeklinde anlayarak kendi adımıza da pay çıkarabiliriz.

Evet, mü’min her yerde O’nun huzurunu duymalı, her zaman “Bana dünya ve içindekiler lazım değil.” diyebilmeli ve her şeyini O’nun için feda etmeye âmade bulunduğunu günde birkaç defa ikrar etmelidir. Sabah kalkınca “Kapı kulunum; boynu tasmalı, ayağı prangalı kölenim; kasem ediyorum Senden ayrılmayacağım! Kovsan bile ayrılmayacağım Senden!” demeli; verdiği o vaadde sarsıntı yaşamış olabileceği düşüncesiyle, öğle vakti yeniden ahd ü peymanını yenilemeli. İkindide bir kere daha... Akşam bir kere daha Allah Teâlâ’ya verdiği sözü tekrar etmeli... Yatağına girerken “Ne olur ne olmaz!” deyip bir kere daha duaya durmalı; “Allahım, (rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sna çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım. Senden başka sığınak, Senden başka dayanak yoktur. Allahım, indirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim. Allahım, kullarını dirilteceğin gün beni azabından koru!”18 yakarışıyla, hem Allah’a kul olduğunu ikrar edip O’na sığınmalı hem de Hâtemü’l-Enbiyâ’ya karşı vefa ve sadâkatini ortaya koymalı.

Bir kul, hayatını bu şekilde programlar; dünyaya burada yaşayacağı ömür kadar, uhrevî işlere de ahirette kalacağı müddet kadar kıymet verir ve günde birkaç defa kulluk ahd ü peymânını yenilerse dünya-ukba dengesini kurmuş olacaktır. Ayrıca böyle bir kul, her hâdisenin çehresinde İbrahim Hakkı Hazretlerine ait şu sözlerin doğruluğunu müşâhede edecektir:

Nâçâr kalacak yerde,

Nâgah açar ol perde,

Derman olur her derde,

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Milletimizin İhyası

Daha on-on beş yaşımdayken, babam iki şeyin hayranlığını ruhuma işledi: Biri, sahabe efendilerimiz; diğeri de Osmanlı. “Yıldırım… Yavuz” dediği zaman babamın gözleri dolar, bakışları buğu buğu olurdu. O günden bugüne, hiç hazmedemedim bu milleti ayaklar altına düşürenleri. Hiç hazmedemedim milletimizin büzüşüp, sıkışıp küçük, muhtaç, başkalarının eline bakan bir topluluk hâline gelmesini. Koskocaman, cihanlara sığmayan bir millet, nasıl oldu da böyle iki gölün arasına sıkıştı kaldı? Nasıl bu hâlle övünüyor insanlar? Küçüklüğü nasıl öyle allı pullu gösteriyorlar? Hiç hazmedemedim...

Evet, insanımızın dilenci durumuna düşmesi ve başkasının kapısında el açması; malî, içtimaî ve ahlâkî bir buhran yaşaması sinemde girdaplar meydana getiriyor. Ama ne yapabilirim ki, çaresizlikten dolayı iki büklüm, sabretmeye çalışıyorum. Fakat diğer taraftan da, gönüllerde üzüntü girdapları meydana getiren bütün hâdiselerin milleti ihya etme istikametinde bizde metafizik gerilim hâsıl etmesi gerektiğine inanıyorum. Yeis, atalet, bezginlik ve sürekli şikâyet değil; ümit, sa’y ve Allah’ın inayetine sarılmak lazım geldiğini düşünüyorum.

Üstad Hazretleri bir reçete veriyor: “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı dinle olur şu milletin ihyası.”19 Demek ki bizim dirilişimiz dine bağlılık içinde gerçekleşebilir. Diriliş destanları yazmakla değil; doğrudan doğruya halkın içinde olmak, onun nabzını tutmak, tıpkı bir çocuğu hayata taşıma, götürme, yükseltme gibi elinden tutup onun ayaklarıyla yürümek, yolun her dönemecine ait âdab u erkânı öğretmek ve yine aktif bir sabırla büyümesini beklemekle gerçekleşebilir.

Daha sözlerime başlarken şu hususu hatırlatmak isterim: Nazarlarını ahirete çevirmiş, hizmet diyarı olan bu dünyadan terhisini alıp sevgililer diyarına gitmeyi bekleyen bir insan olarak bütün samimiyetimle söylüyorum ki; insanımızın dirilmesi ve milletimizin ihyası derken, bazılarının Müslümanlara yakıştırdığı “Dine dayalı devlet kurma arzusu”, parti ve hizipçilik gibi milleti birbirine düşüren bütün unsurlardan uzak, maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî garazlardan sıyrılmış bir duyguyu ifade etmeye çalışıyor ve bu necip milletin layık olduğu konuma yükselmesini kastediyorum. Milletçe çöküntü ve çözülmelerimizin gerçek sebep ve sâikleri sayılan ihtiras, tembellik, şöhret arzusu, makam sevgisi, bencillik ve dünyaperestlik gibi his ve duyguları atıp, mânevî hayatın özü ve hakikati olan istiğna, cesaret, mahviyet, diğergâmlık, ruhanilik, rabbânilik ruhu ve hak duygusuyla bir kere daha fert fert fazilet abideleri hâline gelmemizi kastediyorum. Değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, millet hayatına dair yaptığımız planlar ne kadar yararlı da olsa, bu uğurda millî ruh kat’iyen feda edilmemeli; aksine, millet modernize edildikçe o daha da hassasiyetle korunmalıdır. Tâ beşikten başlayarak, anneler, yavrularına, millî ruhu terennüm eden ninniler söylemeli; nineler masallarını ve masal kahramanlarını şanlı geçmişimizin destanlarında aramalı; irfan yuvalarımız her vesileyle, şu muhteşem fakat tâli’siz, şevketli fakat gadre uğramış milletimizin alabildiğine parlak ve fevvâreler gibi bulutlar arasında kendine yer aradığı dönemleri en heyecanlandırıcı üslûplarla dile getirmeli; edebiyatımız millî ruh ve millî düşünceyi işlemeli... Vaizler kürsülerde, hatipler minberlerde, konferansçılar geniş halk kitleleri karşısında bu millet gibi düşünmeli, bu millet gibi heyecanlanmalı, bu millet gibi konuşmalı, bu millet gibi sevinmeli ve bu millet gibi tasalanmalıdırlar. Tasalanmalıdırlar ki, bir zamanlar tabiî bilimlerden dinî ilimlere, tasavvuftan mantığa, şehircilikten estetiğe hemen her sahada varlığı didik didik eden dehâlarla; fıkıh ve hukuk üstatlarıyla; hayatlarını vicdan endeksli yaşamış, insanî normları aşan istidatlarla; muhakeme ve fetanet kahramanlarıyla ve sanat dâhileriyle her zaman çağının çok çok önünde yürümüş bu dünya, geçici bir aradan sonra yeniden bütün aydınlık ruh ve dimağlarını harekete geçirerek, bir ikinci veya üçüncü rönesans’ı gerçekleştirsin.

İşte millet olarak bu mânâda bir diriliş için gayret göstermek, dinimizin bize yüklediği bir sorumluluk ve vazifedir. “Emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” (İyiliği emretmek, kötülükten menetmek) sözleriyle ifade ettiğimiz bir vazifedir. Lügat itibarıyla, “herkesçe bilinen, meşhur” mânâsına gelen “mâruf” kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği, uygun bulduğu ve akl-ı selimin de hoş ve güzel gördüğü şey demektir. Reddedilen ve kabul görmeyen, nâhoş, sevimsiz, çirkin, insan tabiatına yabancı, tabiattaki dengeye muhalif ve teşriî emirler içerisinde kendisine açık kapı bulunmayan şeylere de “münker” denir.

“Emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” vazifesi, varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan “İki Cihan Serveri”dir. Onun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker”dir. Demek ki, bir mânâda varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her Müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.

Bu büyük vazife, pek çok âyet ve hadisle teyit edilmiştir. Meselâ; “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun.”20, “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten men edersiniz ve Allah’a imanınız tamdır.”21 âyetleriyle, “Ya mârufu emredip münkerden nehyedersiniz ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder, sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz, mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz de yardım gelmez.”22 ve “Âdemoğlunun bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir; ancak mârufu emir, münkeri nehiy ve Allah’ı zikir müstesna.”23 hadisleri bunlardan sadece birkaçıdır.

Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’in her âyeti vecizdir; fakat İbn Mesud Hazretlerinin “Hayrı ve şerri bundan daha câmî (bir arada zikreden) bir âyet yoktur.” diyerek işaret ettiği, Nahl sûresinin 90. âyeti, mâruf ve münkeri hulâsa eden, tek başına mücelletlere sığmayacak bir muhtevayı hâizdir. Bu âyet-i kerimenin meâli şöyledir: “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı, muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”24

Bu âyet-i kerimede, umum maslahatları hâsıl edecek üç emir sayıldıktan sonra, negatif planda esas alınan şeylerden ilk olarak fuhşiyât zikredilmiş. İhtimal, hem ferdî planda hem de toplum planında bütün münkerâtın başlangıcını fuhşiyât teşkil ettiği için ona öncelik verilmiş. İnsanın hayvanî yanlarının öne çıkmasını, basın-yayın yoluyla, roman, hikâye ve şiir vasıtasıyla ortaya konan her türlü müstehcenliği ve bohemce hayatı da ihtiva eden fuhşiyâttan sonra mârufun karşılığı olan “münker”; yani, İslâm’ın ve selim aklın gayrimeşru, kötü saydığı şeyler yasaklanmış. Üçüncü olarak da “bağy”; yani, insanın kendine zulmetmesinden ana-babasına isyanına, devlete baş kaldırıp toplum huzurunu bozmadan Allah’ı (celle celâluhu) inkâra kadar geniş bir taalluk sahası olan azgınlık ve taşkınlık nehyedilmiş ve böylece, dinî hayatın ancak bu şekilde gerçekleşeceği, bir millet dirilecekse ancak bu esaslarla dirileceği anlatılmıştır.

Bir başka âyet-i kerimede “Ey iman edenler, Peygamber sizi, din ve dünyanız itibarıyla dirileceğiniz şeylere davet ettiğinde, Allah ve Resûlü’nün bu çağrısına icabet ediniz!”25 buyurulmaktadır. Beşerin gerçek hayata ulaşması, hayatı bütünüyle duyup tatması için Allah ve Resûlü’nden gelen çağrıya hemen uyulması emredilmiştir. Bu emir öyle hassas ve önemlidir ki; bir gün, sahabe efendilerimizden Ebû Said İbnü’l-Muallâ namaz kılıyorken Allah Resûlü onu çağırır. O da namaza başlamış olduğu için, devam etmesi gerektiğini ve namazı bitirdikten sonra Efendimiz’e “Lebbeyk Yâ Resûlallah!” diyebileceğini düşünür. Resûl-i Ekrem “Seni çağırdım, niye koşup gelmedin?” buyurunca sahabi efendimiz “Ya Resûlallah, namaz kılıyordum.” der. Peygamber Efendimiz “Sen Cenâb-ı Allah’ın اِسْتَجِيبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ “Sizi çağırdığında Allah ve Resûlü’nün bu çağrısına hemen icabet ediniz!”26 emrini duymadın mı? Çağrıldığında namazı dahi kesip Peygambere icabet etmelisin.”27 der. İşte, mârufa sahip çıkmak ve nehye karşı cephe almak da peygamber çağrısına icabetin ifadesidir ve hem fert hem de cemiyet planında çok önemli bir mesele, farzlar ötesi bir farzdır. Az önce de hatırlattığım âyette Allah, كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.”28 buyurmakta ve hayırlı bir toplum olmanın yolunu göstermektedir. Âyette كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz.”29 denmiş ve bir sonraki cümle, mukadder suale cevap veren bir isti’nafî (başlı başına) cümle olarak söylenmiştir. İki cümle arasında tam bir münasebet (irtibat-ı kâmile) olduğu için cümleler arasına atıf edatı (bağlaç) konulmamış ve hemen âyetin “İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.” kısmı getirilmiştir.

Bu âyette kullanılan fiiller de süreklilik ve geniş zamana delalet eden bir kiple ifade edilmiştir. Yani, siz hem bugün hem de yarın kendinizi mârufu emretme ve münkerden nehyetmeye adamışsınız, onun için hayırlısınız, denilmiş ve bu şekilde hayırlı olmanın yolu da gösterilmiştir. İlmî keşifler, icatlar, sosyal ya da ekonomik sahadaki buluşlar çok önemli olabilir. Fakat hiçbir şey bu vazife kadar önemli değildir. Eğer onlar da bunun kadar önemli olsaydı, Allah ilim ve teknolojiyle alâkalı bazı peygamberler gönderir; “Teknoloji peygamberi, rönesans peygamberi, ilim peygamberi…” filan derdi. Oysaki, peygamberlerin vazife-i asliyesi, emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker olmuş; onlar, insanları tabiatlarında mündemiç bulunan duyguların tesirinden kurtarıp, ilâhî tesir alanına yükseltmeye ve kalblerle Allah arasındaki cismaniyete ait, cismaniyetten kaynaklanan mânia ve engelleri bertaraf ederek Allah ile insan buluşmasını sağlama gibi mukaddes bir gayeyi gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Şimdi gelin tekrar kendimize dönelim. Evet, hicran duyma, içimizde burukluklar yaşama, milletimizin şu anki muhtaç ve düşkün hâlini hazmedememe... Bütün bu mülâhazalar bizi, milletimizi doğrultup, onun ruhunun heykelini yeniden dikerek, onu tekrar özüne döndürmek için azim ve gayrete sevk ediyorsa kıymetlidir. Kur’ân’ın, emredilmesi gereken “mâruf” ve kaçınılması icap eden “münker” olarak anlattığı hususlara riayet etmek suretiyle evvela asıl profili ikame etmek, milletimizin ruh heykelini dikmek ve sonra da bu mukaddes vazife ne kadar zaman, ne kadar cehd ve ne kadar gayret istiyorsa onu ortaya koymak gereklidir. İçimizdeki hüzün girdabı bizi bu uğurda müçtehidâne ve müceddidâne bir gayretle, hatta bazen peygamberâne bir azimle milletimize hizmete sürüklüyorsa o hüznün bir kıymeti vardır.

Bir milletin ruhunun heykeli ikame edilirken dikkat edilmesi gereken en önemli husus, o milletin özü, tabiatı ve millî karakterinin gözetilmesi ve korunmasıdır. O diğer bütün milletlerden farklı olabilir; fakat bu farklılığı, onun herkesle uyum içinde olmasına mâni değildir. Bir ferdin herkesle iyi geçinmesi, kendi olarak kaldığı zaman bir kıymet ifade eder. Eğer o, kendine ait değerler açısından asimile olmuş, başkalarına karışıp tamamen onlara benzemişse, o zaman o şahsın iyiliği ve kötülüğünden, hoşgörü ve başkasını kabulünden bahsedilemez. Neyi hoş görecek, neyi olduğu gibi kabul edecek ki? O zaten diğerlerine iltihak etmiş, erimiştir onlar arasında. İnsan ancak kendisi olarak kalır, kendine ait hususiyetlerin hiçbirinden taviz vermez, fakat herkese de sadrını sinesini açabildiği kadar açarsa, yeryüzünde diyaloğa geçemeyeceği hiçbir fert kalmayacak kadar insanlığa açık yaşarsa, işte o zaman hoşgörüden ve başkasını kendi konumunda kabulden bahsedilebilir. Fert için geçerli olan bu husus, millet için de geçerlidir. İşte gerçek ihya da budur. Ve Üstad, onu bir cümleyle ifade etmiştir: “Milletin ihyası ancak dinin ihyası ile olur.”30

Evet, biz bütün himmet ve gayretimizi, negatif şeylerden rahatsızlık duyup ona buna kızma, insanlara kin besleme ve bağırıp çağırma; böylece azmimizi ve dolayısıyla kendimizi tüketme istikametinde değil, problemleri tüketme yönünde kullanmalıyız. Bir taraftan rahatsızlık duyduğumuz negatif şeylerden, bir taraftan da ümit emarelerini aldığımız bütün pozitif mülâhazalardan beslenerek, iki kanaldan azmimize su taşıyarak, bütün güç ve gayretimizi toparlayıp peygamberâne bir kararlılık içinde milleti ihyaya sarfetmeliyiz.

Bir hesabı olmalı milletimizin her ferdinin. Ülkesini ve milletini seven her şahıs “Ben şu kadar yatırım yaparsam, ortaya şu kadar enerji koyarsam, içinde bulunduğum çağda cereyan eden hâdiselerin rüzgârını şu kadar arkama alırsam, hızımı şu kadar artırırsam, bu yolu şu kadar bir zamanda katedebilirim.” demeli ve bulunduğu konumda millî kalkınmanın bir yanını teşkil etmeli. Meselâ; bir öğretmen, bir öğrenciyi yetiştirmek, yani potansiyel insanı realite planında insanlığa yükseltmek için ne kadar zamana ihtiyaç varsa onu düşünmeli. Sadece öğretim açısından düşünecek olursanız, ilk ve ortaokul, lise, üniversite ve günümüzde önemli görülen bir master, doktora eğitimi... Öğretmen bütün bu süreci düşünmeli ve bir hayat boyu talebesinin önüne çıkacak hâdiseleri daha en baştan hesap ederek onu hazırlamalı. Böylece milletinin istikbale yürümesinde onun da katkısı olmalı.

Bu meselede çok önemli bir husus da şudur: Milletimizin ihyası, diğer cankeş milletlerin de o hâlden sıyrılıp hayata yürümesi demektir.

Bazıları bunu kıskançlıktan ve hazımsızlıktan dolayı ret ve inkâr ediyor olabilir. Bazıları “Niye onlar, biz değiliz?” diyebilirler. Sahabe-i kiram efendilerimiz, Arap milleti olarak çok hızlı semere vermişlerdir. Fakat bildiğiniz gibi o ihtişamlı dönemin hepsi otuz senedir. Emevi ve Abbasî dönemlerini de işin içine kattığınız zaman bu sürenin tamamı üç asır olur. Ondan sonra da Türkler devreye giriyor. Bize şeref olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun mesajına mazhar olmamız da yeter. İçinden çıktığı millet olarak Araplar, “Biz dünyalara değer bir kıymete malik, şerefli bir milletiz.” deseler; bu söz doğrudur. “İnsanlığın İftihar Tablosu” onların içinden çıkmıştır. Fakat bu millet de diyebilir ki, “Evet, o bizim Peygamberimiz, canlarımız O’na feda olsun; ama Cenâb-ı Hak bize de öyle mükemmel bir millet kökü vermiş ki, o tam dokuz asır Efendisinin bayrağını en yüksek burçlarda dalgalandırmış; İslâm dünyasının hâmîsi olmuş; sağdan-soldan, alttan-üstten, Çin’den-Maçin’den, Hind’den-Yemen’den gelen saldırılara karşı dini sıyanet etmiş.” İşte bu, bugün olmuyorsa bile, gerçekleştiği dönemler itibarıyla şuuraltlarına inmiş, o milletlerin şuuraltı beslenme dönemlerinde zihinlerine âdeta kazınmıştır ve zaten insaflı olanlar da bunu kabul ediyorlar.

Evet, bir gün bu millet silkinir, son metamorfozunu yaşar, kendisi ve özü neyse ona göre şekillenir ve ona göre inkişaf ederse, göklerde uçmak hakkıysa şayet, bir tırtıl gibi ağaçların kabukları üzerinde gezme yerine kelebek olup uçarsa, işte o zaman, başkasına benzemede ve münkerde onu taklit eden diğer milletler, iyilikte ve mârufta da taklit edecek, bu milletin arkasına düşecektir. Dolayısıyla bu milletin dirilmesi, sadece bir milletin değil, aynı zamanda İslâm dünyasının dirilmesi ve sonra bütün dünyanın dengelenmesi olacaktır. Zira, şu anda problem bir tane değildir. Bu millet bugün hem kendi yetimliğinin hüznünü, hem İslâm dünyasının birbirine düşman olmasının ve dağınıklığının hâsıl ettiği yetimlik hicranını ve hem de dünyada dengelerin bozuk olması yetimliğinin hasretini yaşamaktadır. Bütün bu yetimliklerin hepsinden birden sıyrılmayınca bu millet yetim kalmaya mahkumdur. Dolayısıyla bu milletin dirilmesi çok önemlidir.

Bazıları “Niçin meseleyi bu millete bağlıyorsun, bu ırkçılık değil mi?” diye itiraz edebilir. Oysa Anadolu, öyle bir ırka irca edilecek bir milletten mürekkep değildir. Anadolu insanının kimi Laz, kimi Gürcü, kimi Kürt’tür. Bazıları Asya’dan gelmiş, bazıları Mezopotamya’dan, bazıları da Balkanlardan ve bu farklı yerlerden gelen insanlar günümüzde aranılan millet evsafını hâiz bir mozaik meydana getirmiş. Bugün Türkiye birbirine kenetlenmiş insanların meydana getirdiği şanlı bir millete beşiklik etmektedir. Ve ben milletimiz derken ırkçılık mülâhazalarından bütün bütün uzak kalarak, Anadolu insanının tamamını kastediyorum.

Cenâb-ı Allah milletimizin her ferdinin katkıda bulunacağı böyle bir dirilişe bizleri muvaffak kılsın. Bu iş, bir takım işidir. Her fert kendi şahsı itibarıyla başarılı olamayabilir, bazıları düşüp dökülebilir. Fakat biz “Yâ Rabbi! Bizimkini imece usulü kabul buyur!” deriz. İçimizden biri cesurdur; diğeri zekidir, aklını iyi kullanıyordur; bir başkasında adanmışlık ruhu aşkındır; öbürünün görüntü ve temsili iyidir... Bir araya gelir, el ele verir, nefislerimizi katıp karıştırırız.

Nasıl ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazen az bir yiyeceği topluyor, mübarek ellerini onun üzerinde gezdiriyor ve o azıcık yiyecek yüzleri binleri doyuracak bir keyfiyet alıyor; birkaç insana ancak yetebilecek kadarlık bir yemekle binlerce insan doyuyordu. Biz de elimizde neyimiz varsa onu samimiyetle ortaya koyar, milletçe el ele verir ve ellerin en güzelinin bizim üzerimizde de gezmesini bekleriz. Cenâb-ı Hak da murad buyurursa bizim o beraberliğimize bir kutbiyet, bir gavsiyet ihsan eder. Dolayısıyla, bizim dirilişimiz bir takım çalışmasına vâbestedir.

Müslümanlığı Üstad’ın Bakışıyla Yeniden Okumak

Meselenin bir diğer yanı da şudur. Şimdilerde “Müslümanlığı bir kere daha okuyalım” deniliyor. Kanaatimce, Müslümanlık mutlaka yeniden okunmalı ve anlaşılmaya, yaşanmaya çalışılmalıdır; fakat onu okurken kullanılacak üslup çok önemlidir. Bu okuma mutlaka Üstad’ın ortaya koyduğu şekilde yapılmalıdır. Onun okuma tarzında şu husus çok önemlidir: Kur’ân-ı Kerim’in, muhtevâsı, mânâsı ve derinlikleriyle anlaşılması nasıl zarurî ise; tekvînî emirler diyeceğimiz kâinat kitabının veya kâinat meşherinin (sergisinin), en azından onun yeryüzü salonunun okunup anlaşılması da zarurîdir. O kâinat ki, Kur’ân-ı Kerim onların tercümesi, sözlü açıklayıcısı ve açık bir delili olmuştur. İşte Kur’ân ve kâinat iki kitaptır ve ikisi beraber okunmalıdır.31

Evet, bu iki kitabın okunması da birer vecibedir. Kur’ân-ı Kerim’in yanında, kâinatın ve tekvînî emirlerin de çok iyi tahlil edilmesi, hayatın bütün kanunları ve kurallarıyla bu Kur’ânî ve tekvînî emirlere göre şekillendirilmesi şarttır. Bununla beraber, teşriî emirlerin karşılığı büyük ölçüde ahirette verilir. Yani, Kur’ân-ı Kerim’le gelen emirlere uymanın ücreti öteye bırakılır, riayet etmemenin cezası da yine ahirette verilir. Tekvînî emirlerin cezası ise büyük ölçüde dünyada tatbik edilir, kısmen de ahirete bırakılır.

Tekvînî emirlere uymamanın ahirette de cezası olduğunu sürekli söylüyorum. Çünkü onları iyi okuma, değerlendirme ve uygulama; terakkiyat-ı hâzıranın, dünyadaki zenginliğin önemli yanlarından, esaslarından ve argümanlarından biridir. Size başkalarının bakışı, hakkınızdaki takdirleri ve sizi kabul etmeleri de çok önemlidir. Çünkü o bakış, takdir ve kabule göre sizi değerlendirir, size saygı duyar ya da duymaz, sizi dinler ya da dinlemezler. İşte, eğer sizin-bizim ihmalimizle yeryüzünde Müslümanlar sefaletin temsilcisi gibi görünürlerse ve bundan dolayı da kimse onları dinlemez, onlara değer vermezse, inananlar inandırıcı olamazlar. Bu sefalet, İslâm’a ve Kur’ân’a fatura edilir. Dine sıcak bakan, yakın duran birkaç insan varsa onlar da bizim hâlimize takılır. Bu açıdan da, tekvînî emirlerin çok iyi okunup değerlendirilmesi, onun yanında teşriî kurallara da hassasiyetle riayet edilmesi çok önemlidir.

Ayrıca biz, “takva” mülâhazamızı da, bu iki emrin ikisine birden riayet etmeye bağlıyoruz. Bize göre, Kur’ân-ı Kerim’den tam istifade etmek, hem tekvînî emirleri çok iyi okumaya hem de teşriî emirler karşısında çok hassas yaşamaya bağlıdır ki, zaten insan ancak bu hususa dikkat ederse hakikî muttakî olur.

Çok defa üzerinde durduğumuz gibi, “takva” kelimesi, “vikaye” kökünden gelir; vikaye de “gayet iyi korunma ve sakınma” demektir. Şer’î ıstılahta takva, Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdidir. Ayrıca, bazen korku, takva tabiriyle; bazen de takva, korku sözcüğüyle ifade edilmiştir.

Bir de az önce ifade ettiğimiz üzere, takvanın oldukça şümûllü ve umumî mânâsı vardır ki; o, dinî prensipleri tam bir hassasiyetle görüp gözetmeden şerîat-ı fıtriye kanunlarına riayete; Cehennem ve Cehennem’i netice veren davranışlardan Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki çağrıştıran şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına benzemekten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder. İşte bu mânâda takva insan için biricik şeref ve değer kaynağıdır ki: “Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvada en derin olanınızdır.”32 âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.

İşte, klasik tarifiyle takva, haramlardan kaçınma, farzları yerine getirme ve şüpheli şeylerden tevakkîde bulunma, hatta daha ilerisinde bazı mübahları “Şüphelidir” diye terk etme şeklinde yorumlanır; ahlâk ve tasavvuf kitaplarında bu şekilde anlatılır. Fakat eğer tekvînî emirlerin okunması, yorumlanması, değerlendirilmesi o kadar önemli ise, takvanın mutlaka onunla da irtibatlı olması lazımdır. Tekvînî emirlerin de takva adına riayet edilmesi gereken kurallar olarak kabul edilmesi gereklidir.

Tekvînî emirlere dair kurallar vardır ve insan, o kurallara riayet etmezse cezalandırılır. Meselâ, akrobasi yapan birisi, yerçekimini hesaba katmazsa tabiatın bağrına konan o kural affetmez o akrobatı. Allah’a karşı yaptığınız bir kusur ve kabahatı, ihtimal Tevvâb u Gaffâr affeder; cezalandırmaz sizi; fakat harikulâdeden bir şey olmazsa, sebepler planında o akrobat yerçekimine saygı göstermemesinin, ona hürmet etmemesinin cezasını görür. Öyleyse, kurallara riayet ederek Allah’a sığınma, O’nun vikayesine girme de takva demektir.

Kâmil mü’min, bu iki kitabı beraberce mütalaa edip emirlerine uyan mü’mindir. Bu hususta eksikleri olan insanın, mü’minliğinde de o derece eksikliği ve kusuru vardır. Bu kusur ötede sorulur mu, sorulmaz mı? Müslümanlığa getirdiği olumsuz yanları itibarıyla sorulabilir. Tekvînî emirler bile sorulabilir. Meselâ, hicrî üçüncü dördüncü asır, bir yönüyle belki bizim Rönesansımız sayılır; o tedvin dönemi çok göz alıcıdır. O dönemde, müthiş beyin fırtınaları yaşanmıştır. Allah (celle celâluhu) mü’minlere, “Neden bu meseleyi daha dördüncü asırda öldürdünüz, ileriye getiremediniz?” diye sorabilir. “Neden verici iken dilenci hâline geldiniz? Neden sizin bir yere kadar getirdiğiniz şeyleri Batı aldı değerlendirdi de, siz onlara karşı gâfilane yaşadınız?” diye sorabilir. Çünkü bu mevzudaki eksiğimizin gediğimizin hepsi İslâm’a fatura edilmiştir/edilmektedir.

Evet, biz tekvînî emirleri de tahlil etmeli ve sebeplerin hakkını da vermeliyiz. Bu mevzudaki ölçümüz de şu olmalı: Sebeplere öyle riayet edeceksin ki, dıştan bakanlar seni bir determinist sanacaklar. Fakat her işin sebeplerini yerine getirip neticeyi öylesine Allah’tan bekleyeceksin ki; öyle bir tevekkül, öyle bir teslim sergileyeceksin ki; hatta öyle bir tefviz ve öyle bir sikaya tutunacaksın ki; bu hâlini görenler “Bu adamın sebeplere saygısı hiç yok!” diyecekler. Yani, bu iki hususun bir yönüyle kesiştiği nokta mü’minin duracağı noktadır; sebeplere riayette hiç kusur etmemek ve her işin neticesini Allah’tan beklemek, O’na vermek.

Üstad Hazretleri, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, mârifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimizle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira, husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur.”33 diyor.

Bu sözü, Meşrutiyet yıllarında, daha Cumhuriyete gelinmemişken İstanbul’da söylüyor. “Üç düşman: Cehalet, fakirlik ve bir de iftirak (ayrılmak, bölünmek)!” diyor. Hiç değişmiş midir bunlar? Senelerdir düşman cephesi aynı cephedir ve bu, koskoca bir İslâm âleminin derdidir. Zamanında batılılar, bizi parça parça etmiş; Osmanlı’nın bir kasabası olan Ürdün’ü devlet yapmışlar. Bir eyalet olan, başında sadece vali bulunan Suriye’yi, bir valiyle idare edilen Irak’ı devlet yapmışlar. Böyle parçalanınca, istenildiği gibi idare etmenin de kolay olacağını düşünmüşler. “Onları zaman zaman birbirleriyle vuruştururuz; birini diğerinin aleyhine destekler, onu öbürünün üzerine süreriz.” demişler.

Bizi hem iftirakın pençesinde paramparça etmiş, birbirimizle boğuşturmuş hem de fakr u zaruret içinde âleme dilenci yapmışlar. Devlet-i Âliye bir taraftan iç ve dış hasımların baskılarıyla, balyozlarıyla parçalanmış; diğer bir yandan da duyûn-u umûmiye altında ezilmiş. Bazı yerleri harp tazminatı olarak verip oralardan çekilmiş. Edirne bu şekilde feda edilen yerlerden biriydi. Sonra istirdat yaşadı o güzelim şehir. Oranın yaşlılarından defaatle dinlemiştim, “Üç yüz küsur cami vardı.” derlerdi. Ben oradayken yirmi tane ibadete açık cami vardı. Hatta, bir zamanlar fakülte vazifesi görmüş, İkinci Murad tarafından yaptırılmış ve belki Fatih’in de orada eğitim gördüğü yerler maalesef harabe olmuştu.

Fakr u zaruret, ihtilaf ve cehalet marazlarımız bugün de değişmedi. Bugün de cehalet baş belamız. Fakirlik ve âleme karşı el açıp dilencilik yapma kaderimiz. O gün duyûn-u umumiye ile yıkılmışız, bugün de maalesef belimizi çatırdatan borçtur. Belki bir gün, belki şu anda da öyledir, borçlarımızın faizlerini ödemeye bile gücümüz yetmeyecek. Faiz terâkümüyle o borç daha da kabaracak ve şişecek. Bu açıdan da, her Müslüman’ın dünyayı iyi bilmesi lazımdır. Elden geldiğince hırsa girmemeli; ama milleti ve dini için zengin olmaya çalışmalı; “Ben çok zengin olmalıyım, Allah’ın izni ve inayetiyle bu sayede dinime hizmet etmeliyim, başkalarına da örnek olmalıyım.” demelidir.

İhtilafa gelince, maalesef o da hâlâ bize düşman. Yakın ve uzak komşularımız hâlâ eski anlaşmazlık ve kavgaları sürdürüyor ve onları günümüze taşıyorlar. Meselâ, Ürdün ve Suriye televizyonları, Cemal Paşa’nın zatında Türkleri karalayan filmi ısıtıp ısıtıp sürekli gösteriyor. Siz, “Devlet-i Âliye’nin yıkılması, bölgede muvazenenin bozulması açısından tarihte işlenmiş en büyük cinayettir.” diyorsunuz; bundan sorumlu olanlar ve onların torunları hatalarını anlasın, “Geçmişte hata ettik; ama şimdi ettiklerimize nadim olduk, ağlıyoruz.” desin diye bekliyor ve gelecek adına ümit besliyorsunuz; fakat onlar geçmişte kin ve nefrete sebebiyet vermiş o hâdiseleri dipdiri günümüze taşıyorlar, yeniden o duyguları tahrik ediyorlar. Arkadan gelen nesillere “Aman, sakın birbirinizle dost olmayın, birleşmeyin; bakın, bunlar size neler yapmışlar.” diyorlar.

Geçen akşam haberlere bakmak istemiştik, bir Ürdün televizyon kanalında aynı filmin değişik bir versiyonuna tevafuk ettik. Maalesef, filmde Osmanlı erleri gavur gibi ve tavırları da hile, hud’a, insanları istihkâr etme ve ahlâksızlık şeklinde gösteriliyordu. Kendi atalarını da sürekli “Allah” diyen, dillerinde hep “Lâ ilâhe illallah” bulunan insanlar olarak gösteriyorlardı. Ve maalesef, gelecekte de o birliği bozmak için lazım gelen her şeyi yapıyorlardı.

İhtilaf da hâlâ saldırma zemin ve zamanı arıyor bizim dünyamızda; boğuşmak, yaka paça olmak ve birbirini vurup kırmak için zemin yine hazır. Düşmanlık adına, gereğinin çok üstünde bir gerilim yaşanıyor dört bucakta. Belki halklar olarak birbirimize sempati duyuyoruz; ama idare edenler ve onları idare edenler, birbirimizi kabullenmemizi, konumlarımıza saygılı olmamızı istemiyorlar. Ve binlerce teessürle ifade etmeliyim ki, yeni senelere de yine o iftirak ve ihtilaf düşünceleriyle ve birbirimizi yemekle gireceğiz; yine fakr u zaruret içinde, borç altında ezileceğiz. Ve yine cehalet ağa, elinde asası, başımızın üzerinde dönüp duracak.

İşte, Bediüzzaman Hazretleri, bu tehlikeye karşı bir çare gösteriyor; sanat, mârifet ve ittifak silahlarıyla düşmana karşı koymayı teklif ediyor.34 Müslümanların, bir taraftan kendi aralarında vahdeti tesis ederken, diğer taraftan sebepleri yerine getirmek suretiyle zengin olmayı düşünmeleri gerektiğini ve bir başka taraftan da eğitim seferberliği yaparak, seviyeli bir eğitim ortaya koyarak cehaleti yenmenin lüzumunu belirtiyor.

Kendisi yapamazdı bunu. Çünkü, o gün Üstad, ne bu derdi dinleyecek insanlar, ne fedakâr öğretmenler, ne okul yapma, açma imkânları ve ne de kitap basmak için para bulabilirdi. Ama günümüzde onun işaret ve iş’arları altında bütün bunlar yapılabilir. Bugün ülkemizde bir sıkışıklık ve maddî zorluk vardır; ama sıkışmadan da olmuyor ve hiçbir devirde sıkışmadan da olmamış. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurduğunda kalkanı bir Yahudide rehindi. Kalkanını rehin vermiş, üç beş kuruş para almıştı ve onu ödeyemeden gitmişti. Sonra kendi hakkına düşen şeylerden onu ödediler ve Efendimiz’in kalkanını istirdad ettiler. Fakat söylemek istediğim odur ki, “Kâinatın İftihar Tablosu” bile çok zor günler geçirmiş, bazen pek çok meşakkate katlanması gerekmiştir. Bugün ise, ekonomik krize ve maddî sıkıntıya rağmen, ülkemiz finansman ve eğitilmiş insan açısından zannediyorum yeterli kadroya ve imkânlara sahiptir.

Öyleyse, bizim insanımız, ellerindeki bu imkânları iyi kullanmalı, eğitim seferberliğine destek olmalı; okullar açmalı, burslar vermeli ve istidatlı her talebenin okuyabilmesi için şartlar hazırlamalı; bunu yaparken bir birlik tesis etmeli ve bu birliği insanlık paydalarında buluşma şeklinde evrensel hâle getirmeli ve tekvînî kanunları gözeterek fakr u zaruretten de kurtulma yolları aramalı ve bulmalıdır.

Yıkılan İmajımız

Kırılmış bir imajın tamiri hususunda ve neşr-i hak için “Neyi nasıl yaparız, nasıl ifade ederiz?” derdi, sancısı olmayınca nasıl olacak ki?!... Dahası, gerçeklerle yitirdiğimiz İslâmiyet’i şakalarla düzeltemeyiz ki! Bırakalım yalanı... Doğru olalım... Doğru üzerine bir dünya kurmaya karar verelim… Hiç yalan söylemeyelim ve hiçbir yıkıcı harekette de bulunmamaya ahd edelim. Hak ve hakikat adına gerçekten samimi olmaya, doğru söylemeye bakalım; doğru hareketler içinde bulunalım.

Sofralara Tekrar Çeki Düzen

Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde fakr u zaruret içinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan pek çok insan var. Hayatı, ağır bir yük gibi sırtlarında taşıyorlar. Böyle bir dünyada, soframızdaki çeşit fazlalığına karşı içimizde bir tepki olmalı. Ne kadar kalori ihtiyacımız var, onu alsak ve bunu aramızda bir içtimaî protokol hâline getirsek; artık, sofralarımıza bir çeki düzen versek. Yoksa, adaletsizlik üzerine kurulan cihanı Cenâb-ı Hak yıkar. Bu mevzu insanımızca unutuluyor, tekrar ber tekrar hatırlatmak lazım.

Keşke!...

Keşke!... Hiçbir zaman farklılık ve üstünlük mülâhazasına girmeden, düz bir insan gibi hizmet etsek. Keşke, dünyanın dört bir yanında dolaşsak; din, dil, ırk ve renk ayırımı yapmadan insanların yardımına koşsak; dinimizi, doğru bildiğimiz hakikatleri anlatsak; ama bunu yaparken tamamen beklentisiz olsak.

Keşke!... Dupduru duygu ve düşüncelerimizi makam, mansıp, şan ve şöhret gibi şeylerle hiç bulandırmadan kulluğumuzun gereğini eda etsek. Hayatımızı sadece dinimizi anlatmaya, Rabbimizi tanıtmaya bağlasak. Nerede yaşıyor ve nerede duruyorsak duralım; bulunduğumuz yerde sadece ve sadece insanlığın muhtaç olduğu ilâhî mesajı daha bir gürül gürül anlatmak için bulunsak. Duruşumuzu kendi geleceğimize değil, insanlığın mutluluk ve huzuruna bağlasak. Ve sürekli Allah’ı düşünsek; O’nunla oturup kalksak. Gözlerimizin içine başka hayalin girmesine meydan vermesek. Keşke!…

Cenâb-ı Allah’ın rızasını aradığımız bu yolda, maddî menfaatler bir yana, mânevî füyuzât hislerini bile hesaba katmadan bir nefer olarak hizmet etmek hepimizin hedefi olmalıdır. Samimi bir kul olarak O’nun rızasını aramak hiçbir şeye değiştirilemeyecek bir nimettir. Mânevî makamlar, keramet, keşif, iç okuma ve bu şekilde insanlara müessir olma; bizim ardına düştüğümüz hedefler olamaz. Rabbimizin lütfu olarak bu türden bir nimete mazhar olursak, onu da derin bir şükür mülâhazasıyla karşılar; meseleyi yine her nimetin asıl Sahibine bağlar ve hatta bir istidraca maruz kaldığımız korkusuyla tir tir titreriz. Titreriz de ayağımızı kaydırmaması için yine O’nun engin rahmetine sığınırız.

İnsan her zaman bu çizgisini koruyamayabilir; fakat temelde böyle bir duyguya bağlı olursa asla kaybetmez. Evet, insan bazen hata edebilir. Hata etmemek değil, bağlandığı kapıya sıkıca yapışmak ve oradan ayrılmamak esastır. Zaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de “Her insan hata edebilir. Hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.”35 buyurmuyor mu? Cenâb-ı Allah, günah işleyenleri kapısından kovmamış; tevbe etmeleri için onlara fırsatlar vermiştir. Bir anlık sürçmesine rağmen tekrar doğrulup kulluk yoluna râm olanlar, rahmet kapısının kendilerine daima açık olduğunu görmüşlerdir; fakat verilen bu fırsatları değerlendiremeyip hata ve günahta ısrar edenler, O’nun rahmet kapısından kopup gitmiştir.

Kopmamaya dikkat etmek lazım. Böyle kötü bir akıbetin çaresi yoktur. O’na kimse bir şey yapamaz. Aklınızdan olumsuz bir şey geçse hemen kalkar, başınızı yere koyar, secde eder, yalvarır ve affınızı ararsınız. Ama bu duygunuzu kaybetmişseniz, içinizde bir kopukluk başlamıştır O’na karşı. Tevbe arzusu gönlünüzde hâsıl olmuyor ve tekrar O’na dönme ihtiyacı duymuyorsanız, bir “dâu’l-udâl”e, yani çaresiz bir derde maruz kalmışsınız demektir.

Nabzıma el vurdu bir bir tabibân,

Dediler derman yok buna ne çare.

Doktorlar her sene, bir önceki senenin grip virüslerini tespit ediyor; sonra, bütün o virüslere karşı antikor üretebilecek bir aşı hazırlıyorlar. O aşıyı bir kere yapınca, bir sene gribal virüslere karşı etkili oluyor. Sonra zamanla o virüslerde, hazırlanan ilaca karşı bir muafiyet (bağışıklık) hâsıl oluyor veya onlar mutasyon geçiriyorlar. Mikroorganizmalarda mutasyonlar oluyor, farklılaşıyorlar. Dolayısıyla artık ilaç tesir etmemeye başlıyor. Bu sebeple, ertesi sene grip aşısının yeni virüsler de göz önünde bulundurularak yeni bir terkiple hazırlanması gerekiyor.

Bunun gibi insan da, her gün yeni bir kısım şüphe, tereddüt, yanlışlık ve hatalarla iç içe yaşıyor. Bunlara karşı antivirüs olacak en kavî imanı bugün elde etse, Şah-ı Geylânî’ninki gibi bir imana sahip olsa da, ertesi gün başka mânevî virüslere maruz kalıyor. Onlara yenilmemek için her gün imanını ve kalb hayatını gözden geçirmesi, her gün bir kere daha aynı kıvamı elde etmesi gerekiyor. Bugün zirveye çıkması yarınlar adına çok fazla bir şey ifade etmiyor. Bu durum ancak bir basamak vazifesi görüyor. Yani, bir basamak çıkmış oluyor insan. Yarını yarın için hazırlaması veya yarın için yarına hazırlıklı olması gerekiyor. Her yeni gün, yeniden bir donanıma; iman, Kur’ân, ihsan adına yeni şeyler keşfederek onları taze taze içte duymaya ihtiyacı oluyor. Yoksa bayatlama ve eskimeden kaçmak mümkün değildir.

Yeni bir güne bayatlamış duygularla girilmemelidir. Her gün yeni bir mü’min, yepyeni bir mü’min... İşte, “İki günü birbirine müsâvî (eşit) olan mağbûndur (aldanmıştır.)”36 hadis-i şerifini de bu mânâda anlayabiliriz.

Bir Rüya ve Tabiri

Rüyamda, Bursa Ulucami’de hutbe okuyacakmışım. Hiç âdetim olmadığı ve şimdiye kadar hiç yazılı hutbe okumadığım hâlde, cebime yazılı bir hutbe koymuşum. Hutbeyi açıp az bakıyorum ve kendi kendime “Ben böyle bir şey hiç yapmadım, yazıya bağlı kalırsam ayağımda zincir varmış gibi hissederim, ben serbest konuşmalıyım.” diyorum. Sonra giriyorum camiden içeriye. Camide ciddî bir tamirat varmış. Cuma mı, bayram mı bilemiyorum. Zemin toprak imiş. “Burada nasıl namaz kılarız? Bir başka yerde kılalım.” deyip cemaati dışarı çıkarmak isteyenler oluyor. Ben de çok kızıyorum, “Burada, bu şartlarda hutbe okumam ben!” diyorum. Hutbe metnini oradaki bir arkadaşa veriyorum. “Bu hutbeyi götür falan adama ver. Ben gidiyorum, başlarının çaresine baksınlar!” diyorum. Sonra caminin önünde sağa sola gidip geliyor, dolaşıyorum. Caminin etrafındaki iskeleleri görüyorum, duvarları tamir ediyorlar. Konuşmalarından öyle anlıyorum ki; “Bunu konuşturursak kalabalık cemaat gelir, yapacağımız bu işi daha rahat yaparız.” diyorlar. Orada figüre edilip kullanılmaya çalışıldığımı anlıyorum. Hutbeyi okumadan cuma namazını kılmak için başka bir yere gidiyorum.

Uyanınca da şöyle bir tabir aklıma geldi: Bazı insanlar bir yerlerde bir kısım oluşumlar için bizi kullanmak istiyor. Beni de orada figüran olarak kullanmayı arzu ediyorlar. Herhâlde, onlara alet olmamamız işaret ediliyor.

Evet, tehlikeli hususlardan biri de, iyi zannettiğimiz bazı şeylere farkına varmadan alet olmaktır. Veya başkalarının, bazı tavırlarımızı kendi çıkarlarına göre değerlendirip, bizi alet etmesidir. Meselâ, biz sürekli “hoşgörü” deriz ve ona göre davranırız, çünkü onun faziletine inanmışızdır. Ama başkaları, bizim bu iyi niyetimizi bir yerde değerlendirir, aleyhimize kullanırlar. Bazen de biz çizgiyi tutturamaz, haddi aşar ve görüşüp tanıştığımız insanlar hatırına dinin hiç hoş görmediği şeyleri bile normal kabul etmeye başlarız. Oysa, hoşgörüde esas olan, insanın kendi değerlerine bağlı kalması; fakat başkalarını da kendi konumlarında kabul etmesidir. Yoksa hoşgörü, insanın kendi değerlerinden taviz vermesi; başkalarını, başkalaşıp onlar gibi olarak kabul etmesi değildir.

Büyüme

Bir insan için yaş, makam ve mansıp açısından, bir topluluk için de adet ve çap bakımından büyüme bazı değer, kıymet ve faydalarla beraber riskler de getiriyor. Hani bazen biyolojik yapıda hormon bozukluğundan kaynaklanan anormal büyümeler olur ya, aynen onun gibi kalbî hayata uygun olmayan büyümeler de oluyor. Kalb büyümüyor, sır büyümüyor, hafî inkişaf etmiyor, ahfâ tanınmıyor ve Allah (celle celâluhu) gereğince bilinmiyor; fakat fertlerin konumlarında bir büyüme oluyor. Dolayısıyla bu, topluma ve cemiyete de aksediyor. Zaten mantıkçıların ifadesiyle toplum arazdır. Arazı teşkil eden şey, fert cevherleridir. Eskilerin fert cevheri dediğine isterseniz siz molekül diyebilirsiniz. Arazın sağlam ve sağlıklı olması için “savab cüz”lerden mürekkep olması lazımdır. Savab, düşünce, duygu, his ve harekette isabetli olan demektir. Bir toplumun faziletli olabilmesi için cüzlerinin de faziletli fertler olması icap etmektedir.

Seneler önce tanıdığım, Kestanepazarı ya da bir başka camiin avlusunda sarmaş dolaş olmuş, tam bir vahdet içinde gördüğüm insanlar vardı. Sûrî bir birlik sergiliyorlardı. Fakat bir imtihandan geçmeden gönüllerde hakikî vahdetin olup olmadığı bilinmiyor. O zamanlar sadece sohbet dinleme, incelme ve sonra gözyaşlarıyla birbirine sarılıp sevinci kederi paylaşma vardı. İnsanlar, durumları itibarıyla kendilerini küçük kabul ediyorlardı. O günlerde birlik ve kardeşlik biraz daha kolaydı.

Fakat bir yerlere gelip, bir şey sahibi olan insanların bu büyümeleri; kalb, ruh, sır ve Allah mârifetiyle beraber bir büyüme olmamışsa o mütevazi hâllerini korumalarını çok zor, hatta imkânsız kılıyor. Makam, mansıp, mal mülk sahibi olunca insanın gerçek insanlığı ortaya çıkıyor. Hani, masum, kendi hâlinde bir çocuğun oyuncağını elinden alırsanız çoğu zaman o masumiyetin altında bir hırçınlık görürsünüz. İşte öyle, duygu ve düşüncede çocuk masumiyetiyle kalmak çok güzeldir; fakat o masumiyeti korumak da oldukça zordur.

Bir arkadaş, “Dâhi ve çalışkan insanlar her zaman bulunabilir; ama en büyük sıkıntı, ölçülü insan bulabilmektir.” demişti. Çok doğru kabul ettiğim bu sözü az değiştirerek “ölçülü”nün yerine “istişareye açık insan” demenin daha uygun olacağını zannediyorum. Çok zeki ve akıllı, bilge insanlar bulunabilir; çalışkan insanlar bulunabilir; ama en önemlisi meşverete açık insanın bulunmasıdır. Şahsî işinin, meselâ, yatakta nasıl uzanması gerektiğinin bile istişaresini yapan, onu da danışan insan, hiçbir zaman kaybetmez.

Evet, en masum şeyler dahi danışılmalıdır. Diyelim ki bir yazı yazdınız, Cibril’in dudağının suyu var üzerinde... Onu bile vermelisiniz bir arkadaşınıza “Bir bakar mısın bu yazıya, bütün kelimelerini değiştirmeye kadar tasarrufta serbestsin.” demelisiniz. Böyle yaparsanız hiç kaybetmezsiniz. Zaten Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuyor mu: “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri bulunur.”37




1 Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye; Sözler s.775 (Lemeât); Mektubat s.532 (Hakikat Çekirdekleri).

2 Tevbe sûresi, 9/118.

3 Tevbe sûresi, 9/119.

4 Tevbe sûresi, 9/119.

5 Âl-i İmrân sûresi, 3/8.

6 Bediüzzaman, Lem’alar s.169 (On Yedinci Lem’a, On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz)

7 İbrahim sûresi, 14/22.

8 Mutaffifîn sûresi, 83/14.

9 Bakara sûresi, 2/40.

10 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.75.

11 Fetih sûresi, 48/10.

12 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/278; el-Bezzâr, el-Müsned 8/226.

13 İbn Mâce, fiten 8; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.367.

14 Hûd sûresi, 11/117.

15 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.75.

16 Kasas sûresi, 28/77.

17 Tâhâ sûresi, 20/12.

18 Buhârî, vudû 75, daavât 7, 9, tevhîd 34; Müslim, zikr 56-58.

19 Bediüzzaman, Sözler s.781 (Lemeât).

20 Âl-i İmrân sûresi, 3/104.

21 Âl-i İmrân sûresi, 3/110.

22 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/390; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/460, 530.

23 Tirmizî, zühd 63, İbn Mâce, fiten 12.

24 Nahl sûresi, 16/90.

25 Enfâl sûresi, 8/24.

26 Enfâl sûresi, 8/24.

27 Buhârî, tefsîru sûre (1) 1, (8) 2, (15) 3, fezâilü’l-Kur’ân 9; Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 1.

28 Âl-i İmrân sûresi, 3/110.

29 Âl-i İmrân sûresi, 3/110.

30 Bediüzzaman, Sözler s.781 (Lemeât, Din ile Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felakate Sebeptirler).

31 Bediüzzaman, Sözler s.392 (Yirmi Beşinci Söz, Mukaddime, Birinci Cüz).

32 Hucurât sûresi, 49/13.

33 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.61 (İlk Hayatı).

34 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.61 (İlk Hayatı).

35 Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikak 18.

36 ed-Deylemî, el-Müsned 3/611; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.631.

37 Yûsuf sûresi, 12/76.

0 yorum

Yorum Gönder