25 Kasım 2015 Çarşamba

Gri 9.Hafta Pırlanta

DUA

Dua, bir ibadettir, dua kulluğun özüdür, duâ Rabbe dönüş ve yönelişin adıdır. Kulluktan bahsedilen bir yerde, duadan bahsetmemek mümkün değildir. Zaten, Allah (cc) da;

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ

De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki? (Furkan, 25/77) buyurmuyor mu?

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ

“Dua edin kabul edeyim” (Mü’min, 40/60) diyen de bizzat kendisi değil mi?

Dua, Allah (cc)’la kul arasında kuvvetli bir bağdır. Başka bir ifade ile duâ; kulun düşüncesinin Rabbe takdim edilmesi şeklidir. Kul erişemeyeceği ve iktidarıyla elde edemeyeceği her şeyini, mutlak iktidar sahibi olan Kadîr-i Mutlak’tan ister; işte bu isteğin adıdır duâ.

Günümüzde, sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna sıkıştırılarak küçültülen dua, gerçekte hayatın ve hayat ötesinin en büyük lâzımıdır. Hayatı, duâsız düşünmek mümkün değildir. Yaşadığımız hayat, baştan sona kadar duâdan ibarettir.

Dua, Rıza-i İlahi’nin şifresi ve cennet yurdunun da anahtarıdır.

Yine duâ, “abd”den Rabbe yükselen kulluk nişanı, Rab’den “abd”e inen rahmet simgesidir. Daha doğrusu o, Allah (cc)’la kul arasında olan münasebetin tam odak noktasıdır. Duâ, bir cihetten ibadet, bir başka cihetten imkân âlemi ile lahut âlemini birleştiren ulvî bir miraçtır. İnsanı merdiven merdiven Hakk’a yücelten mukaddes bir miraç...

Duamız iki kısımdır;

Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve kalîdir. Meselâ: Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım; lisan ile kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder."

Dua büyük bir kulluk makamıdır:

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا

"Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?"

(yani (Resûlüm!) De ki: (kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?) 25 / 77. Ayrıca; أستَجِبْ لَكُم وقَالَ رَبُّكم ادعُوني

“Bana dua edin, kabul edeyim.” (Ğafir:60) emrediyor. Bu sebepledir ki; dua büyük bir kulluk makamıdır.

Dunın ana hedefi; İnsanın Allah’a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre, dua kul ile Allah arsında bir diyalog anlamı taşır. Bunun gerçekleşmesi için önce Allah insanı kendi varlığından haberdar etmiş. İnsanda varlığını benimsediği bu Yüce Kudret karşısında duyduğu saygı ve ümit hisleri sebeviyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyaci duymuştur. Dua böyle bir irtibat neticesinde insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksiklerinin telafisini, daha mükemmele ulaşmasını hedefleyen bir diyalog vasıtasıdır. Bir başka söyleyişle dua sınırlı, sonlu ve aciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahihibi ile kurduğu bir köprüdür. Bu sebeple insan tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır…

…Hadislerde Dua...

*** İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'a talep edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir. "

*** Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve: "Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der. "

*** Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın."

Tirmizî ‘nin bir diğer rivayetinde şöyledir:

"Allah'a dua eden herkese Allah icabet eder. Bu icabet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek suretiyle olur, yeter ki günah talep etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun."

*** Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor:

"Resulullah şu duayı çok yapardı:

"Allahümme sebbit kalbî alâ dînike.(Allahım kalbimi dinin üzere sabit kıl." Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! Biz sana iman ettiğimiz ve senin getirdiklerini tasdik ettiğimiz halde bizim (akıbetimiz) için korkuyor musun?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm adama şu cevabı verdi: "Kalpler, muhakkak ki Rahman'ın parmaklarından iki parmağı arasındadır, onu (dilediği şekilde) döndürür."

…Risalelerde Dua…

Eğer desen: "Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Hâlbuki ayet umumidir; her duaya cevap var," ifade ediyor.

El cevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem aynı-ı matlubu vermek Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir. Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: "Yâ hekim, bana bak."

Hekim "Lebbeyk," der. "Ne istersin?" Cevap verir.

Çocuk "Şu ilâcı ver bana" der.

Hekim ise, ya aynen istediğini verir yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.

İşte, Cenâb-ı Hak Hakîm-i Mutlak, hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

Demek dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, duâ ile Ona iltica etmeli; Rubûbiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimat etmeli, rahmetini ittiham etmemeli.

"Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder."

İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a'lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol. (Sözler 317)

Allah (C.C) , dua etmemizi ve neleri isteyeceğimizi bize öğretmiştir. Bir Hadis-i Kudside Allah Teâlâ mealen şöyle buyrulmuştur.

“…Kullarım! Benim hidâyet ettiklerim dışında hepiniz sapıtmışsınız. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doğruya ileteyim.

Kullarım! Benim doyurduklarım hariç, hepiniz açsınız. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayım.

Kullarım! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz açıktasınız. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.

Kullarım! Siz gece–gündüz günah işlemektesiniz, bütün günahları affeden de yalnızca benim. Benden af dileyin ki sizi bağışlayayım.

Kullarım! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.

Kullarım! Evveliniz ahiriniz, insanınız cinleriniz, en müttaki bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir şey arttırmaz.

Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz, en günahkâr bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir şey eksiltmez.

Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz bir yerde toplanıp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediğini versem, bu benim mülkümden ancak, iğne denize daldırılıp çıkarıldığında denizden ne kadar eksiltebilirse işte o kadar azaltır. (Yani hiç bir şey eksiltmez. )

Kullarım! İşte sizin amelleriniz. Onları sizin için saklar, sonra onları size iâde ederim. Artık kim bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayırdan başka bir şey bulursa öz nefsinden başka kimseyi ayıplamasın.”

Dua etmeyenlere Allah gazab eder…

Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, dua sayesindedir. Duâ, aynı zamanda gazabın da paratoneridir. Evet, hakkımızda rahmeti ve rızayı celp, gazap ve öfkeyi def edecek olan müessir bir ubudiyettir duâ. Çok defa beşer imkânının tükendiği noktada dua şuuru -keşke tâ baştan olsa!- başlar. Haddizatında, duaya başlangıç ve bitiş noktası tespit etmek, ya yoktur veya imkânsızdır. Çünkü duadan müstağni olacak bir ânı yoktur insanın. O hâlde kul, kendisinden tecellileriyle bir ân dur olmayacağı Rabbine, duadan da bir ân dûr olmaması lâzımdır. Zira Rabbin kapısına dua ile varılır, o kapıda duâ ile konuşurlar ve rahmeti hakkımızda sağnak sağnak celbeden de duadır.

DUA AHLAKİ BİR ÖĞRETİDİR- İNSANI GÜZEL AHLAKA İLETİR…

Allah Resûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştür. Efendimiz tabiattaki her değişik hadisede dua etmiş ve yine Efendimiz her hareket değişikliğinde dua etmiş.

Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efgânıydı. O, bir an dahi duasız olmamış. Aksiyon adamıydı, muhakeme insanıydı; fakat ibadet ve duada da eşi-menendi yoktu.

Cenâb-ı Hakk:

وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيم

“Bana kulluk edin. Müstakim yol budur” (Yâsin, 36/61) derken bu hakikate işaret buyurmaktadır. Allah Resûlü’nün bütün hareketlerinde, bir ölçü ve denge vardır. O, cihanı fethedecek orduları şuraya-buraya sevk ederken, bir karıncayı dahi incitmeme prensibini de her zaman korumuştur. Hep sebeplere tevessül etmiştir; ama duâyı da hiçbir zaman ihmal etmemiştir. O, ibadet şuurunun ve dua burcunun en zirvesindeydi…

Bize bakan yönüyle duâ, istemektir. Biz maddî-mânevî ihtiyaçlarımızı isteriz Rabb’imizden. Ne var ki, çok defa istediğimiz şeyi de, isteme şeklini de bilemeyiz, bilemeyiz de istemede bile sû-i edepte bulunuruz Zât-ı Zülcelâl’e karşı. İstenilen şeyleri, Mutlak İrade sahibinin iradesi istikametinde görmek istemeyip, kendi arzumuz istikametinde diler dururuz. Bundan dolayı da her istediğimizin âcilen yerine getirilmesini, yerine getirilmeyen arzularımızın da reddedildiğini düşünerek me’yûs oluruz. Daha açık bir ifade ile, mutlak iradeyi, her zaman kendi cüz’î irademizin peyki olarak görmek isteriz. Bütün bunlar, duâ âdap ve terminolojisine zıt olan şeylerdir. Bu niyetle yapılan duâlar, Allah (cc)’la kul arasında râbıta olmaktan çok uzaktır. Onun âdap ve erkânına riayet ise, icabete vesile olacak şartlardan birisi, belki de en birincisidir.

Allah'a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulûsu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? İhlasın bir başka buudu olan Allah'ın rızasını ne kadar talep ediyoruz? Kavlen istediğimiz bu şeyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz? Evlenmekten, çocuğumuzun olmasına, ondan memuriyetimize devam etmeye veya son vermeye, Allah rızasının bulunduğunu zannettiğimiz alternatif işlerimizde tercih konumuna geldiğimiz-de, acaba gönül rahatlığı içinde "rıza-yı Bârıyi tercih ediyoruz" diyebilir miyiz? Hatta "rızâ' mertebesini, cennete ya da -ikisi ayrı şeylerse- Cenab-ı Hakk'ın cemalini müşahedeye tercih edebiliyor muyuz?

Evlenme, çocu-ğumuzun olması, araba, ev, yazlık-kışlık gibi dünya mallarına sahip olmak, işlerimizin kesada ve fesada gitmemesini istediğimiz ölçüde, ihlas, rıza, sadakat, vefa vb. şeyleri istemiyorsak veya gönüllerde bunlar, birinciler kadar yer tutmuyorsa, Allah'a karşı saygısızlık yapmayalım ve dil ucuyla ben muhlis ve muhlas olmak istiyorum demekten sakınalım. Allah'ın rızası, dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyle tartılmayacak kadar büyüktür. Öyleyse biz de, ayaklarımızın dibinde olması gereken bu meselelerle, Allah'ın rızasını aynı seviyede tutmamalıyız. Dünyâ ya dünya, ukbaya da ukba kadar, yani dünyevî meselelere o kadar, uhrevî meselelere de gereği kadar değer vermeliyiz.

Allah Resûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştür. Efendimiz tabiattaki her değişik hadisede dua etmiş ve yine Efendimiz her hareket değişikliğinde dua etmiş. Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efgânıydı. O, bir an dahi duasız olmamış. Aksiyon adamıydı, muhakeme insanıydı; fakat ibadet ve duada da eşi-menendi yoktu.

ORTAK DUA veya DUA HALKALARI

Birbirini tanıyan, bilen insanlar değişik gruplar halinde dua okuyabilirler. Mesela, Büyük Cevşen’i birkaç kişi paylaşıp okuyabilir. Paylaşıldıktan sonra artık her insanın kendisine ayrılan bölümü okuması onun için gerekli olur. Yani “Allah’ı anma, zikretme hususunda ben her gün şu kadar bir şey yapacağım” diyen insan, üzerine bir sorumluluk almış olur ve bu sorumluluğu yerine getirmesi artık zarurîdir. İsteyenler Büyük Cevşen dediğimiz hizbi baştan sona kadar kendi başlarına da okuyabilirler. Fakat bir heyet halinde okuyunca, herkesin defter-i a’mâline o okumanın bütününden hâsıl olan sevap yazılır. Hakikî şahs-ı mânevî teşekkül edince herkes bütünün okuduğu kadar okumuş olur. …

İnsanlığın İftihar Tablosu, umumi manada ümmetinden kendisi için dua etmelerini istemiştir; ayrıca, Ashâb-ı Kirâm’ın bazılarından hususî olarak dua talebinde bulunmuştur. Ezcümle; Hazreti Ömer (radıyallahu anh) umreye giderken, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) ona, “Kardeşciğim, duanda bizi de unutma!..” buyurmuştur. Efendimiz (s.a.s)

إِنَّ أَسْرَعَ الدُّعَاءِ إِجَابَةً دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ En çabuk kabul edilen dua, bir müminin diğeri hakkında yaptığı duadır. (Tirmizi,Birr; 50)

Cevşen ve Esma’ül Hüsna

Dua Allah’ın en güzel isimleriyle yapılmalı.

وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا “En güzel isimler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ona o isimler ile duada bulunun.”

Bu husus için;

Cevşenden istifade edilebilir. Evet cevşen külli bir dua Cenab-ı Allah’ı tesbih , tahdis , zikir ve Ona duanın adıdır. Rabbimizi en güzel isimleri ile anmanın onu tesbih ile tahdis etmenin vesilesidir.

Cevşen efendimize uhat savaşı öncesi Cebrail (as.) tarafından verilmiştir. Efendimiz uhut savaşının çok çetin olacağını bildiği için o gün çift zırh giymişti bu duruma şahit olan Cibril-i emin efendimize zırhını çıkarmasını söylemiş ve cevşeni vermişti.

Cevşen maddi ve manevi musibetlere parotenerdir.

Allah (c.c) tabiri caizse cevşeni peygamberi vasıtasıyla kullarına ulaştırmış kendisini nasıl tesbih etmesi ve kendisine nasıl dua edilmesi gerektiğini bizzat kendisi işaret buyurmuşlardır.

0 yorum

Yorum Gönder