14 Ekim 2015 Çarşamba

Gri 4.Hafta Meal

Fetih Suresi 12-23. Ayetler

12. Gerçek şu ki siz, (Umre seferine çıkan ve Hudeybiye’de yolları kesilen) Rasûl’ün ve mü’minlerin bir daha kesinlikle ailelerine dönemeyeceklerini düşünüyordunuz. Bu düşünce kalblerinizde allanıp pullanmıştı ve size pek doğru, pek hoş geliyordu; ve (Allah’ın mü’minlere yardım etmeyeceği, İslâm’ı da muvaffak kılmayacağı) şeklinde kötü bir zan besliyordunuz. Gerçekten bozguncu ve helâki hak eden bir topluluk olduğunuzu ortaya koydunuz.

13. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne iman ve itimat etmezse, hiç şüphesiz Biz kâfirler için Alevli bir Ateş hazırlamışızdır.

14. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti Allah’a aittir. O, kimi dilerse onu bağışlar, kimi de dilerse onu cezalandırır. Allah, günahları pek çok bağışlayandır, (bilhassa tevbe ve iman ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.[9]

[9.] Bu âyet, bilhassa Allah’ı Ğafûr (günahları çok bağışlayan) ve Rahîm (bilhassa Kendisi’ne tevbe ve iman ile yönelen kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan) isimleriyle zikreden fezlekesiyle, Cenab–ı Allah’ın mağfiretini ve cezalandırmasını anlamamızda oldukça manidardır. Her şeyden önce Allah, ne dilerse onu yapar ve yaptıkları konusunda asla sorguya çekilmez, tenkit edilmez. Bununla birlikte O, asla haksızlıkta bulunmaz, küfür ve şirk dışındaki günahları bağışlayabilir ve bunlardan da, diğer günahlarından da tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı hususî rahmet sahibidir. Dolayısıyla, ilk iki bölümü itibariyle Allah’ı Azîz ve Hakîm veya Azîz ve Ğafûr gibi isimleriyle anarak bitmesi beklenen âyetin O’nu Ğafûr ve Rahîm isimleriyle anarak bitmesi, kullarının ümitsizliğe düşmemesi ve tevbe ile iman kapısının (kâfirler için ölüm ânı hariç) her zaman açık olduğu konusunda büyük bir müjde ve teselli taşımaktadır.

15. (Senin Umre davetine olumlu cevap vermeyerek) geride kalanlar, ganimet alacağınıza kesin gözle baktıkları sefere çıktığınızda ise, “İzin verin, biz de sizinle beraber gelelim, ” diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın hükmünü değiştirmek diliyorlar. De ki: “Bizimle asla gelemezsiniz. Cenab–ı Allah, hakkınızda daha önce böyle buyurmuştur.” Buna ise, “Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz.” mukabelesinde bulunacaklardır. Bilakis onlar, meselenin özünü kavrayamayan anlayışı kıt kimselerdir.[10]

[10.] Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra mü’minler, pek çok civar kabileleri itaat altına aldılar ve önemli bir kale olan Hayber’i fethettiler. Münafık bedevîler Müslümanların düşmanlarını tek tek mağlûp ettiklerini görünce, ganimet sevdasıyla Hayber seferine katılmak istediler. Fakat Cenab–ı Allah (c.c.), bu sefere sadece Hudeybiye Anlaşması’yla neticelenen Umre seferine iştirak edenlerin katılmasına hükmetmişti. Bu bakımdan onların katılmalarına müsaade olunmadı ve onlar, tamah ettikleri savaş ganimetlerinden mahrum kaldılar.




16. (Umre seferinden) geri kalan o bedevîlere de ki: “Yakında çok güçlü ve savaşçı bir toplulukla savaşmaya davet edileceksiniz. Ya (ölünceye veya savaşı kazanıncaya kadar) onlarla savaşırsınız veya onlar Allah’a teslim (ve Müslüman) olurlar. Eğer bu sefer itaat ederseniz, Allah sizi güzel bir şekilde mükâfatlandıracaktır. Ama daha önceki davete sırtınızı döndüğünüz gibi yine sırtınızı döner (ve savaştan kaçarsanız), Allah, (hem dünyada hem Âhiret’te) sizi gayet acı bir cezaya çarptıracaktır.”[11]

[11.] Bu sûrede yakın gelecekle alâkalı hepsi de gerçekleşmiş haberler vardır. Meselâ:
Allah, mü’minlere yardım edecek ve onlara büyük zaferler bahşedecektir;
Rasûlüllah’ın umre çağrısına icabet etmeyen bedevîler, yalan mazeretler beyan edeceklerdir;
Bu bedevîler, Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra meydana gelecek olan Hayber seferine ganimet arzusuyla iştirak etmek isteyecekler, fakat kendilerine izin verilmeyecektir;
Müslümanlar, Hudeybiye Anlaşması’ndan sonda başka kabile ve topluluklara karşı zorlu savaşlar vermek mecburiyetinde kalacaklardır;
Müslümanlar, bu savaşlarda bol ganimet elde edeceklerdir;
Müslümanlar, Kâbe’yi tam bir emniyet içinde ziyaret edecek ve böylece yarım kalan Umre seferi tamamlanmış olacaktır;
Allah, Rasûlü’ne olan nimetini tamamlayacaktır;
İslâm, Allah Rasûlü ve ashabını hayrete düşürecek, düşmanlarının gayzını arttıracak bir hız ve kuvvetle yayılacak ve Müslümanlar büyük bir güç haline geleceklerdir.

Âyette sözü edilen güçlü ve savaşçı topluluk, Hicaz ve çevresindeki Tevbe Sûresi’nde kendilerinden söz edilen müşrik Arap kabilelerinden biri olmalıdır. Çünkü Müslümanlar, onlara ya savaşma veya Müslüman olma şıklarından birini tercihle karşı karşıya bırakacaklardır. Dolayısıyla bu topluluklar, Allah Rasûlü’nün Mekke’nin fethini müteakip kendileriyle savaşmak mecburiyetinde olduğu güçlü ve savaşçı Sakif-Havazin kabileleri olsa gerektir.

17. (Savaşa iştirak hususunda) âmâya sorumluluk yoktur; aynı şekilde topala da sorumluluk yoktur, hastaya da sorumluluk yoktur. Kim (mü’min olarak) Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse Allah, onu (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de (itaatten) yüz çevirirse, öylesini gayet acı bir şekilde cezalandırır.

18. Muhakkak ki Allah, o ağacın altında sana biat ettikleri zaman mü’minlerden razı oldu. Onların kalblerindeki (ihlâs, temiz niyet ve Allah davasına içten bağlılığı) gördü; bu sebeple onların üzerine sekine (iç huzur ve güven kaynağı olan rahmetini) indirdi ve onları yakında gerçekleşecek bir fetihle mükâfatlandırdı;

19. Ayrıca, alacakları pek çok ganimetle de.[12] Allah, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

[12.] Âyet, Hudeybiye’de 1400 Müslüman’ın Allah Rasûlü’ne yaptığı biata temas etmektedir. Yukarıda birinci notta değinildiği üzere, Mekke’ye elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın şehit edildiği şayiası çıkınca Allah Rasûlü (s.a.s.), Hudeybiye’de bulunan ağaç altında, kendilerini sonuna kadar savunacaklarına dair mü’minlerden biat aldı. Onlar, esasen Umre için gelmişlerdi ve savaşmak niyetinde değildiler. Beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmışlardı ve o anda hem bizzat varlıkları, hem de o ana kadar uğrunda mücadele edip, pek çok sıkıntıya katlandıkları, pek çok da şehit verdikleri davaları tehdit altında idi. Fakat en küçük bir yılgınlık göstermeden Allah Rasûlü’nün etrafında tek bir vücut halinde kenetlendiler. Allah’ın dinine hizmet etmek ve O’nun rızasını kazanmaktan başka gayeleri yoktu. Allah, bu halis niyetleri ve Rasûlü’nün biat davetine gönülden icabet etmeleri sebebiyle onlardan razı oldu ve kendilerine peş peşe zafer kapıları açtı. Önceki âyette sözü edilen fetih Hayber’in fethi, bu âyette bahsi geçen ganimetler de bu fetihte elde edilecek ganimetlerdir.

20. Allah, size daha başka pek çok ganimet de va’detti, onları ileride alacaksınız.[13] Şimdilik size bu ganimetleri[14] verdi ve (düşman) toplulukların ellerini üzerinizden çekti ki, bütün bunlar mü’minler için (yollarının doğruluğuna, Allah’ın onları te’yidine ve va’dinin gerçekliğine) bir delil olsun ve sizi her konuda doğru olan yola eriştirip, o yolda size sebat versin.

[13.] Mü’minlerin ileride alacakları ganimetler, Hayber seferi sonrası seferlerde ve savaşlarda elde edecekleri ganimetlerdir.

[14.] Burada anılan ganimetler ise, Hayber ganimetleridir.

21. Başka pek çok ganimetler daha var ki, siz onları henüz elde edebilmiş değilsiniz, fakat onlar Allah’ın (ilim ve kudreti) dahilindedir ve (Allah, onları mutlaka size verecektir). Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

22. Eğer o küfredenler, (Hudeybiye’de anlaşmaya yanaşmayıp) sizinle savaşacak olsalardı, hiç şüphesiz arkalarını dönüp kaçarlardı ve sonra da ne kendilerine kucak açıp destek olacak, ne de yardım edecek bir kuvvet bulabilirlerdi.

23. Allah’ın öteden beri geçerli olan kanunu ve yolu budur[15] ve Allah’ın kanununda ve yolunda hiçbir değişiklik bulamazsın.

[15.] Yani Allah, her bakımdan Kendi yolunda giden mü’minlere karşı kâfirlere asla zafer yol ve imkânı vermez (Nisâ Sûresi/4: 141); mü’minler, imanlarında gerçekten samimi ve onun gereğini yerine getiriyorlarsa, daima üstün taraftır (Âl-i İmran Sûresi/3: 139).

0 yorum

Yorum Gönder