30 Eylül 2015 Çarşamba

Gri 2.Hafta Hadis

2 Hadis (Sahihi Müslim den)

1.Hadis

Abdullah İbn Abbâs (r.a)'tan rivayet edilmiştir. Ebu Süfyan, ona şunu haber vermiştir: “Resulullah (s.a.v.) ile aramızda Hudeybiye barış anlaşması müddeti içinde seyahata çıktım. Ben Şam'da bulunduğum sırada Resulullah (s.a.v.) Hirakl'e yâni Rum imparatoruna bir mektup getirildi. Mektubu, Dihyetü'l-Kelbî getirmişti. O mektubu Busrâ emîrine vermişti. Busrâ emîri de bu mektubu Hirakl'e verdi.

Hirakl: “Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adamın kavminden burada kimse var mı?” diye sordu.

Adamları: “Evet!” dediler.

Bunun üzerine Kureyş'ten birkaç kişiyle birlikte beni de çağırdılar. Hirakl'in yanına girdik. Bizi huzuruna oturtup: “Kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adama soyca hanginiz daha yakındır?” diye sordu.

Ebû Süfyân der ki: “Ben!” diye cevap verdim. Bunun üzerine beni onun önüne, arkadaşlarımı da benim arkama oturttular. Sonra tercümanını çağırıp ona: “Bunlara söyle! Ben, kendisinin Peygamber olduğunu söyleyen bu adamın kim olduğunu soruyorum! Eğer bana yalan söylerse siz de onu yalanlayın!” dedi.

Hadisin râvîsi der ki; Bunun üzerine Ebû Süfyân: “Allah'a yemin olsun ki, arkadaşlarım tarafından yalanımın şuraya buraya yayılmasından korkmasaydım mutlaka yalan söylerdim!” dedi.

Sonra Hirakl, tere manına: “Buna sor! Onun sizin aranızda asaleti nasıl?” dedi.

Ebû Süfyân der: Ben: “O, aramızda asalet sahibidir” dedim.

Hirakl: “Babalarından hükümdar olan var mıydı?” dedi.

Ben: “Hayır!” dedim.

Hirakl: Onu, bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder miydiniz?' dedi.

Ben: Hayır!' dedim.

Hirakl: “O halde ona tâbi olanlar kim? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa zayıfları mı?” dedi.

Ben: “Yok, zayıfları!” dedim.

Hirakl: “Onlar, artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?” dedi.

Ben: “Hayır, bilâkis artıyorlar!” dedim.

Hirakl: “Onlardan hiç biri, onun dînine girdikten sonra beğenmeyerek dininden dönüyor mu?” dedi.

Ben: “Hayır!” dedim.

Hirakl: “Onunla hiç savaştınız mı?” dedi.

Ben: “Evet!” dedim.

Hirakl: “Onunla olan savaşınız nasıl olmuştu?” dedi.

Ben: “Onunla bizim aramızdaki savaş nöbetleşe olur. Bazen o bizi yener, bazen de biz onu yeneriz” dedim.

Hirakl: “Vefasızlık eder mi?” dedi.

Ben: “Hayır! Ama biz onunla bir müddettir anlaşma içindeyiz. Bu müddette ne yapacağını bilmeyiz!” dedim. Vallahi içerisine bundan başka birşey sokabileceğim bir söz söylemeye bana imkân vermedi.

Hirakl: “Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi?” diye sordu.

Ben: “Hayır!” dedim. Tercümanına dedi ki: “Buna söyle! Ben sana onun asaletini sordum, sen de onun aranızda asalet sahibi olduğunu söyledin. Peygamberler böyledir. Kavimlerinin asâletlilerinden gönderilirler. “Babalarının içerisinde hükümdar olan var mı?” dedim. “Hayır!” diye cevap verdin. Şimdi ben de derim ki: “Babalarından hükümdar olan bulunsaydı, babalarının saltanatını arayan bir adam!” derdim. Sana onun tâbi'lerini sordum. “Kavminin zayıfları mı, ileri gelenleri mi?” dedim. “Yok, zayıfları” dedin. Peygamberlerin tabileri de bunlardır! Sana: “Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder miydiniz?” dîye sordum. “Hayır!” diye cevap verdin! Gerçekten anladım ki, bu kimse insanlara yalan söylemeyi bırakıp da giderek Allah'a karşı yalan uyduracak değildir. Sana: “Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenmeyerek dîninden dönüyor mu?” diye sordum! “Hayır!” diye cevap verdin. İşte iç ferahlığı kalplere karışıp kökleştiği zaman iman da böyledir. Sana: “Onun tabileri artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?” diye sordum. “Arttıklarını söyle din!” İşte imân, tamam oluncaya kadar böyledir. Sana: “Onunla hiç savaştınız mı?” diye sordum. “Onunla harbettiğinizi, aranızda geçen savaşların nöbetleşe olduğunu, bazen onun sizi mağlûp ettiğini ve bazen de sîzin onu mağlûp ettiğinizi söyledin!” Peygamberler de böyledir, önce imtihan edilirler, sonra sonuç onların olur! Sana: “Vefasızlık eder miydi?” diye sordum. “Vefasızlık etmediğini söyledin.” Peygamberler de böyledir. Vefasızlık etmezler. Sana: “Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi?” diye sordum. “Hayır!” diye cevâp verdin. Şimdi ben de derim kî: “Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsaydı, ben: “Kendinden önce söylenmiş bir söze uyan bir adam!” derdim. Ebû Sülyan der ki: Bundan sonra Hirakl: “Size neyi emrediyor?” diye sordu. Ben: “Bize namazı, zekâtı, akrabaya yardımı ve iffeti emrediyor” dedim. Hirakl: “Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o gerçekten Peygamberdir. Onun çıkacağını biliyordum, ama sizden olacağını zannetmezdim. Ona kavuşacağımı bilsem mutlaka onunla görüşmek isterdim. Yanında olsam ayaklarını yıkardım! Onun mülkü herhalükarda ayaklarımın altındaki yere erişecektir!” dedi.

Sonra Resulullah (s.a.v.)'in mektubunu istedi ve onu okudu. Bir de baktı ki mektupta şunlar var:

“Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla: Allah'ın Resulü Muhammed'den Rumların büyüğü Hirakl'e: “Doğru yola uyana selâm olsun!” Bundan sonra: Biline ki: “Ben seni İslâm davetiyle davet ediyorum. müslüman ol, selâmet bul! müslüman ol da Allah senin ecrini iki defa versin! Eğer bu davetten yüz çevirirsen Hıristiyan çiftçilerin vebali de muhakkak senin üzerine olur! Ey kitap ehli! Sizin ile aramızda dosdoğru bir kelimeye gelin! Allah'tan başka hiç bir şeye tapmayalım! O'na hiç bir şeyi ortak koş- mayalım! Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rabb edinmeyelim! Eğer yüz çevirirlerse siz de onlara “Şâhid olun ki biz müslümanlarız!” deyiverin!.

Ebu Süfyan der ki: “Mektubu okumayı bitirince yanında sesler yükseldi ve gürültü çoğaldı. Bizim için de emir verdi ve dışarı çıkarıldık. Çıktığımız zaman ben arkadaşlarıma: Artık İbn Ebî Kebşe'nin işi iştir!.. Ondan Benî Asfar'ın kralı bile korkuyor!” dedim. Artık Resulullah (s.a.v.)'in yüzde yüz muzaffer olacağına, ta Allah İslam'ı kalbime sokuncaya kadar inanmakta devam ettim.

Açıklama: Bu hadis; Hz. Peygamber (s.a.v.)'e vahiy verildiği, dolayısıyla bir peygamber olarak gönderildiği, Ehl-i kitabı “Sadece Allah'a kulluk etme, O'na bir şeyi ortak koşmama, Allah'ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememeye” davet ettiği, onun peygamber olarak gönderilmesi ile İlgili olarak Rumların bundan haberdar olduğu, gönderilecek peygamberin sünnetli olduğu, Rumların diyarını ele geçireceği, ona İman etmedikleri müddetçe mağlup olacakları, iman ettikleri takdirde ise muzaffer olacaklan hakkında bilgi vermektedir. Hirakl, Mekke ticaret kervanı başkanı sıfatıyla Şam'da bulunan Ebu Süfyan'ı Kudüs'e getirtip uzun uzadıya Hz. Peygamber (s.a.v.)'le ilgili sorulardan sormuş, bununla ilgili olarak kahinlik sonucunda elde ettiği bilgiyi Roma'daki arkadaşına da teyit ettirince kendisinde vicdani bîr kanaat hasıl olup iman etmeye yanaşmış, bunun için Rumlann ileri gelenlerini Humus'ta toplayıp onlara bu meseleyi açtığında onlann buna yanaşmaması üzerine bundan vazgeçmiştir. Müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'i, “Ebu Kebşe” adında bir kimseye benzetiyorlardı. Bu adam, putlara ibadet etme hususunda Kureyş'e muhalefet edip Şı'ra'1-Abûr adlı yıldıza tapmış bir Huzaalı idi. Hz. Peygamber (s.a.v.)'de putlara ibadet hususunda Kureyş'e muhalefet edince onu ona benzeterek “Ebu Kebşe'nin oğlu” ismini vermişlerdi. Bir rivayete göre de, Ebu Kebşe, annesi yönünden Peygamber (s.a.v.)'in atalanndandır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'i ona nispet etmekle güya ona çekmiş olduğunu kast etmek istemişlerdi.

2.Hadis

Abbâs b. Abdulmuttalib (r.a)'tan rivayet edilmiştir: “Resulullah (s.a.v.)'le birlikte Huneyn savaşında bulundum. Ebû Süfyân b. Haris b. Abdulmuttalib ile ben, Resulullah (s.a.v.)'in peşine takılıp savaş sırasında ondan hiç ayrılmadık. Resulullah (s.a.v.) beyaz bir katırının üzerinde idi. Bu katırı, ona, Ferve b. Nufâse el-Cüzâmî hediye etmişti. müslümanlar ile kafirler karşılaşınca müslümanlar dönüp gerilediler. Resulullah (s.a.v.) ise katmnı kâfirlere doğru mahmuzlamaya başladı. Ben, Resulullah (s.a.v.)'in katırının geminden tutuyor, onu kopmasın diye men ediyordum. Ebû Süfyân da, Resulullah (s.a.v.)'in üzengisinden tutuyordu. Derken Resulullah (s.a.v.):

“Ey Abbâs! Hudeybiye günü Semure ağacının altında Rıdvan biati yapanlara seslen!” dedi. Abbâs, sesi kuvvetli bir kimseydi. Der ki: “Sesim çıkabildiğince, “Semure ağacı altında dönmemek üzere biat edenler nerede?” diye haykırdım. Vallahi, sesimi işittikleri zaman onların Peygamber'i korumak için yerlerine dönüşleri, ineğin yavrularına dönüşü gibiydi. Resulullah'a doğru gelirlerken: “Yâ lebbeyk! Yâ lebbeyk!” diyerek kafirlere karşı kıyasıya savaştılar. Ensârı yardıma çağırmak için ise: “Ey Ensâr topluluğu! Ey Ensâr topluluğu!” diyorlardı. Sonra bu çağırma işi, Haris İbnu'l-Hazrec oğullarına İnhisar ettirildi. Ve: “Ey Haris İbnu'l-Hazrec oğulları! Ey Haris İbnu'l-Hazrec oğulları!” dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) katırının üzerinde uzanmış gibi bir vaziyette onlann çarpışmasına bakıp:

“Bu, tandırın kızıştığı zamandır!” buyurdu. Daha sonra Resulullah (s.a.v.) birkaç çakıl alarak onları kafirlerin yüzlerine doğru atıp:

“Muhammed'in Rabbine yemîn olsun ki, bozguna uğradılar!” buyurdu. Daha sonra ben bakmaya gittim. Ne göreyim, savaş, Resulullah (s.a.v.)'in dediği şekilde! Vallahi, o kafirlere doğru attığı çakıllarından başka hiçbir şey yapmamıştı. Artık onların kuvvetinin zayıfladığını, işlerinin gerilediğini gördüm durdum!

0 yorum

Yorum Gönder